Hendek’te Gösterilen Kahramanlıklar
Büyük-küçük herkes savaşta vazîfe alıyor, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hendeğin dar yerinde bizzat nöbet tutuyordu.197
Ümmü Seleme -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz der ki:
“Hendek’te Rasûlullâh ile birlikte bulundum. Orada ve bulunduğu diğer yerlerde kendisinden hiç ayrılmadım. Allâh Rasûlü hendeği bizzat beklemekte idi. O sırada şiddetli bir soğuğa tutulmuştuk. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bakıyordum. Namaza durmuştu. Sonra gidip bir müddet hendeğe doğru baktı ve:
«–Şunlar herhâlde müşriklerin süvârîleridir, hendeği dolaşıyorlar! Onlara karşı koyacak kim var?» buyurdu. Daha sonra:
«–Ey Abbâd bin Bişr!» diye seslendi. Abbâd -radıyallâhu anh-:
«–Lebbeyk: Buyur yâ Rasûlallâh!» dedi.
Rasûl-i Ekrem Efendimiz ona:
«–Yanında kimse var mı?» diye sordu.
Abbâd -radıyallâhu anh-:
«–Evet! Ben ve ashâbınızdan bâzıları, çadırınızın çevresinde bulunuyoruz!» dedi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Arkadaşlarınla birlikte gidip hendek boyunca dolaş! Şu görünen süvârîler herhâlde düşman süvârîlerindendir, sizin için dolaşıyorlar, gafletinizden yararlanarak ansızın baskın yapıp bâzılarınızı öldürmeyi umuyorlar!» buyurdu ve:
«Ey Allâh’ım! Onların şerlerini bizden uzaklaştır! Onlara karşı bize yardım et ve bizi onlara gâlip kıl! Bizi, Sen’den başka gâlip kılacak yoktur!» diye duâ etti.
Abbâd bin Bişr -radıyallâhu anh-, arkadaşlarıyla birlikte gitti. O sırada müşriklerin reisi Ebû Süfyân, bir süvâri birliğiyle hendeğin dar yerini dolaşıyordu. Müslümanlar oraya yetiştiler, onları taş ve oka tuttular. Ben de onlarla birlikte durdum, müşrik süvârîlerine taş ve ok attık. Nihâyet onları zayıflattık, yıprattık. Bir müddet sonra bozuldular ve yerlerine dönmek zorunda kaldılar. Rasûlullâh’ın yanına döndüğüm zaman, kendisini namazda buldum… Allâh, Abbâd bin Bişr’e rahmet etsin! O her zaman Allâh Rasûlü’nün çadırını bekleyen ashâbdandı.” (Vâkıdî, II, 464)
Allâh Rasûlü’nün halası Hazret-i Safiyye, bu esnâda kadın ve çocuklarla birlikte, Hassân bin Sâbit’in, Fârî adlı köşkünde bulunuyordu. Yahûdîlerden on kişilik bir birlik gelip köşkü oka tuttular ve içeri girmeye çalıştılar. Onlardan birisi köşkün çevresinde dolaşıyor, açık bir yer arıyordu. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve ashâbı ise bu esnâda Hendek’te düşmanla harp hâlindeydi.
Hazret-i Safiyye -radıyallâhu anhâ-, çâresiz kalıp bu musîbeti kendisinden başka def edecek kimsenin olmadığını görünce, başını bir tülbentle sıkıca bağladı ve eline bir sırık alarak köşkten aşağıya indi. Kapıyı açıp orada dolaşan yahûdînin arkasından yavaşca yaklaştı. Elindeki sırıkla başına vurup onu öldürdü. Arkadaşlarının ölmüş olduğunu gören yahûdîlerin içine bir korku düştü:
“–Bize buradaki kadınların başında muhâfızların olmadığı söylenmişti!” diyerek dağılıp gittiler. (Heysemî, VI, 133-134; Vâkıdî, II, 462)
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz de, ashâbın cihâda olan şevkine dâir müşâhedelerini şöyle nakleder:
“Hendek Gazvesi günü, insanların ardından gittim. Arkamdan bir ses geldi. Dönüp bakınca Sa’d bin Muâz ile kardeşinin oğlu Hârise bin Evs’i gördüm. Olduğum yere çöktüm. Sa’d’ın sırtında dar bir zırh vardı, kolları zırhtan dışarı çıkmıştı. Cihâda katılmayı teşvîk eden ve ecel geldiğinde ölümün ne kadar güzel olduğunu bildiren bir şiir okuyordu. Annesi ona:
«–Oğulcağızım! Koş, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e yetiş! Geciktin vallâhi!» diyordu.
Sa’d’ın annesine:
«–Sa’d’ın zırhının, parmaklarına kadar bütün vücûdunu örtmesini isterdim.» dedim. Onun açık kalan kollarından okla vurulmasından endişelenmiştim.
Sa’d’ın annesi:
«–Allâh hükmünü yerine getirir!» dedi. Sa’d o gün yaralandı.” (Ahmed, VI, 141; İbn-i Hişâm, III, 244)
Sa’d -radıyallâhu anh-, yarasının ağır ve öldürücü olduğunu anlayınca:
“Allâh’ım! Eğer Kureyş müşrikleriyle herhangi bir çarpışma daha takdîr ettinse, beni de o çarpışmada bulunmak üzere sağ bırak! Çünkü Rasûlüne işkence ve kötülük yapan, onu yalanlayan ve yurdundan çıkaran o Kureyş kavmiyle çarpışmayı istediğim kadar, başka hiçbir kavimle çarpışmayı istemiyorum. Eğer bizimle onlar arasındaki çarpışma bu kadarsa, yaramı şehîdliğe vesîle kıl! Beni huzûruna kabul buyur! Kurayzaoğulları’nın cezâlandırıldıklarını görüp sevininceye kadar da canımı alma!” diyerek duâ etti. (Vâkıdî, II, 525; İbn-i Sa’d, III, 423)
Sa’d -radıyallâhu anh- duâsını bitirir bitirmez kanı dindi, bir damla bile akmadı.198
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Sa’d -radıyallâhu anh- için mescide bir çadır kurdurdu. Maksadı, onu daha sık ziyâret etmek ve onunla yakından alâkadar olmaktı.199
a
Derin hendekleri, ancak birkaç müşrik geçebilmişti. Bunlardan biri olan Amr bin Abd, bütün Arabistan’ın en meşhur pehlivanlarındandı. Karşısına Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- çıktı ve Allâh’ın izniyle onu öldürdü. Diğerlerinin âkibeti de aynı oldu.
Savaş uzayıp gidiyordu. Mü’minler öyle zor bir durumda kaldılar ki, ilâhî yardım ne zaman gelecek diye beklemeye başladılar. Bu hâli Allâh Teâlâ, âyet-i kerîmelerde şöyle tasvîr buyurur:
إِذْ جَاؤُوكُم مِّن فَوْقِكُمْ وَمِنْ أَسْفَلَ مِنكُمْ وَإِذْ زَاغَتْ الْأَبْصَارُ وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ وَتَظُنُّونَ بِاللَّهِ الظُّنُونَا
(10)
هُنَالِكَ ابْتُلِيَ الْمُؤْمِنُونَ وَزُلْزِلُوا زِلْزَالًا شَدِيدًا
(11)
“Onlar hem yukarınızdan hem aşağı tarafınızdan (vâdinin üstünden ve alt yanından) üzerinize yürüdükleri zaman; gözler yıldığı, yürekler ağza geldiği ve siz Allâh hakkında türlü türlü zanlara düştüğünüz zaman; işte orada îman sâhipleri imtihandan geçirilmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğratılmışlardır.
وَإِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ مَّا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ إِلَّا غُرُورًا
(12)
وَإِذْ قَالَت طَّائِفَةٌ مِّنْهُمْ يَا أَهْلَ يَثْرِبَ لَا مُقَامَ لَكُمْ فَارْجِعُوا وَيَسْتَأْذِنُ فَرِيقٌ مِّنْهُمُ النَّبِيَّ يَقُولُونَ إِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍ إِن يُرِيدُونَ إِلَّا فِرَارًا
(13)
وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِم مِّنْ أَقْطَارِهَا ثُمَّ سُئِلُوا الْفِتْنَةَ لَآتَوْهَا وَمَا تَلَبَّثُوا بِهَا إِلَّا يَسِيرًا
(14)
وَلَقَدْ كَانُوا عَاهَدُوا اللَّهَ مِن قَبْلُ لَا يُوَلُّونَ الْأَدْبَارَ وَكَانَ عَهْدُ اللَّهِ مَسْؤُولًا
(15)
قُل لَّن يَنفَعَكُمُ الْفِرَارُ إِن فَرَرْتُم مِّنَ الْمَوْتِ أَوِ الْقَتْلِ وَإِذًا لَّا تُمَتَّعُونَ إِلَّا قَلِيلًا
(16)
O zaman münâfıklar ile kalblerinde hastalık bulunanlar; «–Meğer Allâh ve Rasûlü bize sâdece kuru vaatlerde bulunmuşlar!» diyorlardı. Onlardan bir grup da demişti ki: «–Ey Yesribliler (Medîneliler)! Artık sizin için durmanın sırası değil, haydi dönün!» İçlerinden bir kısmı ise; «–Gerçekten evlerimiz emniyette değil!» diyerek Peygamber’den izin istiyordu. Oysa evleri tehlikede değildi, sâdece kaçmayı arzuluyorlardı. Şâyet fitne çıkarmaları (dinden dönmeleri) istenseydi, bunu hemen yaparlardı. And olsun ki, daha önce onlar, sırt çevirip kaçmayacaklarına dâir Allâh’a söz vermişlerdi. Allâh’a verilen söz, mes’ûliyeti gerektirir! (Rasûlüm!) De ki: «–Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size aslâ faydası olmaz!..»” (el-Ahzâb, 10-16)
وَلَمَّا رَأَى الْمُؤْمِنُونَ الْأَحْزَابَ قَالُوا هَذَا مَا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَمَا زَادَهُمْ إِلَّا إِيمَانًا وَتَسْلِيمًا
“Mü’minler ise düşman birliklerini gördüklerinde; «–İşte Allâh ve Rasûlü’nün bize va’dettiği! Allâh ve Rasûlü doğru söylemiştir!» dediler. Bu (orduların gelişi), onların ancak îmanlarını ve Allâh’a bağlılıklarını artırdı.” (el-Ahzâb, 22)
