İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Büyük Bir Îman İmtihânı:TEBÜK SEFERİ (Receb 9 / Ekim-Kasım 630)

Tebük, Medîne ile Şam’ın tam ortasında bir şehrin ismi olup oraya yapılan sefer, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in iştirâk ettiği son sefer olmuştur. Bu sefer, Mûte Harbi’nin bir devâmı gibidir. Bizans imparatoru, Mûte Harbi’nin kendisinde bıraktığı tesir sebebiyle, vakit geçip müslümanlar daha fazla kuvvetlenmeden bütün Arabistan’ı istîlâ etmek niyetinde idi. Bunun için de hristiyan Araplar’ı kullanmak istiyordu. Buna namzet gördüğü Gassânîler de zâten böyle bir hareket için çoktan hazırdılar. Durum bu safhada iken Medîne’ye gelen ticâret kervanları, düşmanın hazırlıklarını müslümanlara bildirerek çok yakında beldelerinin hücûma uğrayacağını söylediler.

Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, umûmî bir seferberlik îlân etti. O âna kadar yapılan askerî faâliyetler gizli tutulur, düşmanın bunu öğrenmesi istenmezdi. Fakat Tebük Seferi’nde durum farklı oldu. Zîrâ yaz mevsiminin en sıcak günleriydi. Düşman kuvvetli, gidilecek yer uzaktı. Üstelik o yıl Medîne’de vâkî olan kıtlık sebebiyle müslümanlar iktisâdî bakımdan da zor durumda idiler.312

Bütün bunları fırsat bilen münâfıklar, yine eski fitnelerine dönerek mü’minlerin hâlet-i rûhiyelerini bozmaya kalktılar. Baş münâfık Abdullâh bin Übey:

“–Muhammed, Roma Devleti’ni çocuk oyuncağı mı sanıyor? Ben O’nun, ashâbıyla birlikte esir düştüğünü gözlerimle görür gibiyim!” diyordu.

Bir kısım münâfıklar da:

“–Böyle bir sıcakta sefere çıkılır mı?” demeye başladılar. Bunlara cevâben âyet-i kerîmede şöyle buyruldu:

فَرِحَ الْمُخَلَّفُونَ بِمَقْعَدِهِمْ خِلاَفَ رَسُولِ اللّهِ وَكَرِهُواْ أَن يُجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَقَالُواْ لاَ تَنفِرُواْ فِي الْحَرِّ قُلْ نَارُ جَهَنَّمَ أَشَدُّ حَرًّا لَّوْ كَانُوا يَفْقَهُونَ

“Allâh’ın Rasûlü’ne muhâlefet etmek için geri kalanlar (sefere çıkmayıp) oturmaları ile sevindiler; mallarıyla, canlarıyla Allâh yolunda cihâd etmeyi çirkin gördüler de; «Bu sıcakta sefere çıkmayın!» dediler. De ki: «Cehennem ateşi daha sıcaktır!» Keşke anlasalardı!” (et-Tevbe, 81)

Bedevîlerden bâzıları da Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e uydurma mâzeretler ileri sürerek izin aldılar. Bunu âyet-i kerîme şöyle haber vermiştir:

وَجَاء الْمُعَذِّرُونَ مِنَ الأَعْرَابِ لِيُؤْذَنَ لَهُمْ وَقَعَدَ الَّذِينَ كَذَبُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ سَيُصِيبُ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِنْهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

“Bedevîlerden (mâzeretleri olduğunu) iddiâ edenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allâh ve Rasûlü’ne yalan söyleyenler de oturup kaldılar. Onlardan kâfir olanlara elem verici bir azâb erişecektir.” (et-Tevbe, 90)313

Bundan sonra Kur’ân-ı Kerîm, mü’minlerle münâfıkların birbirlerinden ayırdedilmesi için açık kıstaslar koydu:

لَوْ كَانَ عَرَضًا قَرِيبًا وَسَفَرًا قَاصِدًا لاَّتَّبَعُوكَ وَلَـكِن بَعُدَتْ عَلَيْهِمُ الشُّقَّةُ وَسَيَحْلِفُونَ بِاللّهِ لَوِ اسْتَطَعْنَا لَخَرَجْنَا مَعَكُمْ يُهْلِكُونَ أَنفُسَهُمْ وَاللّهُ يَعْلَمُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ

(Ey Rasûlüm!) Eğer yakın bir dünyâ menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı, (o münâfıklar), mutlakâ Sana uyup peşinden gelirlerdi. Fakat meşakkatli yol onlara uzak geldi. Gerçi onlar; «Gücümüz yetseydi mutlakâ sizinle berâber çıkardık!» diye kendilerini helâk edercesine Allâh’a yemîn edecekler. Hâlbuki Allâh, onların kesinlikle yalancı olduklarını biliyor.” (et-Tevbe, 42)

لاَ يَسْتَأْذِنُكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ أَن يُجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ وَاللّهُ عَلِيمٌ بِالْمُتَّقِينَ

(44)

إِنَّمَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَارْتَابَتْ قُلُوبُهُمْ فَهُمْ فِي رَيْبِهِمْ يَتَرَدَّدُونَ

(45)

(Ey Rasûlüm!) Allâh’a ve âhiret gününe îmân edenler ise malları ve canlarıyla savaşmaktan (geri kalmak için) Sen’den izin istemezler. Allâh takvâ sâhiplerini pek iyi bilir. Ancak Allâh’a ve âhiret gününe inanmayan, kalbleri şüpheye düşüp (bu) şüpheleri içinde bocalayanlar Sen’den izin isterler.” (et-Tevbe, 44-45)

Münâfıklar sefer için hiçbir hazırlık yapmamışlardı. Bu da onların harbe niyetlerinin olmadığını açıkça ortaya koyuyordu. Cenâb-ı Hak buyurur:

وَلَوْ أَرَادُواْ الْخُرُوجَ لأَعَدُّواْ لَهُ عُدَّةً

(Rasûlüm!) Eğer onlar (Sen’inle birlikte harbe) çıkmak isteselerdi, elbette bunun için hazırlık yaparlardı…” (et-Tevbe, 46)

Münâfıkların böyle gün yüzüne çıkıp orduya iştirâk etmemeleri bir lutf-i ilâhî idi. Nitekim Abdullâh bin Übey, bu seferde de Uhud’da yaptığını yaparak geri dönmüştür. Bu hususta Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

وَلَـكِن كَرِهَ اللّهُ انبِعَاثَهُمْ فَثَبَّطَهُمْ وَقِيلَ اقْعُدُواْ مَعَ الْقَاعِدِينَ

(46)

لَوْ خَرَجُواْ فِيكُم مَّا زَادُوكُمْ إِلاَّ خَبَالاً ولأَوْضَعُواْ خِلاَلَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَ وَفِيكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْ وَاللّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ

(47)

“…Allâh onların davranışlarını çirkin gördü ve onları geri koydu. Onlara: «Oturanlarla (kadın ve çocuklarla) berâber oturun!» denildi. Eğer sizinle (onlar da harbe) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir faydaları olmazdı ve mutlakâ fitne çıkarmak isteyerek aranızda dolaşırlardı. İçinizde, onlara iyice kulak verecekler de vardır. Allâh zâlimleri gâyet iyi bilir.” (et-Tevbe, 46-47)

Daha şimdiden bozgunculuk çıkaran münâfıklar, gerçekten harp esnâsında öyle zararlı oluyorlardı ki, fitne, yalan, iftirâ ve korkaklıklarıyla bütün İslâm ordusunun huzûrunu bozuyorlar ve âdeta her biri bir çıbanbaşı gibi mü’minlere ıztırap veriyordu. Bunun içindir ki Cenâb-ı Hakk’ın lutfu erişti de münâfıkların bu sefere katılması, o seferin ihtivâ ettiği pek çok meşakkatin gözlerini korkutması netîcesinde mümkün olmadı. Ashâb, onların fitnesinden halâs oldu.

Münâfıklar, birer mâzeret uydurarak harpten izin istiyorlardı. Bu izin meselesini de o kadar ileri götürdüler ki, bâzıları, oralarda Rum kızlarını görerek fitneye düşebileceklerini ifâde etmekten bile çekinmedi. Böylece gûyâ sûret-i haktan görünüp münâfıklıklarını gizlemeye çalışıyorlardı. Ancak Allâh Teâlâ, onların bu hâllerini de açığa vurdu:

وَمِنْهُم مَّن يَقُولُ ائْذَن لِّي وَلاَ تَفْتِنِّي أَلاَ فِي الْفِتْنَةِ سَقَطُواْ وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ

“Onlardan öylesi de var ki; «Bana izin ver, beni fitneye düşürme!» der. Bilesiniz ki onlar, zâten fitneye düşmüşlerdir. Cehennem, kâfirleri mutlakâ kuşatacaktır.” (et-Tevbe, 49)

Bir taraftan münâfıkları acı azâbıyla tehdîd eden Cenâb-ı Hak, diğer taraftan onların tesirinde kalıp da biraz gevşemiş bulunan mü’minleri de îkâz ediyordu:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انفِرُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الأَرْضِ أَرَضِيتُم بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الآخِرَةِ إِلاَّ قَلِي

(38)

إِلاَّ تَنفِرُواْ يُعَذِّبْكُمْ عَذَابًا أَلِيمًا وَيَسْتَبْدِلْ قَوْمًا غَيْرَكُمْ وَلاَ تَضُرُّوهُ شَيْئًا وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

(39)

“Ey îmân edenler! Size ne oldu ki; «Allâh yolunda savaşa çıkın!» denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? (Yoksa) dünyâ hayâtını âhirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat (biliniz ve unutmayınız ki), dünyâ hayâtının (geçici) faydası, âhiretin (ebedî faydası) yanında pek azdır. Eğer (gerektiğinde harbe) çıkmazsanız, (Allâh), sizi pek elem verici bir azâb ile cezâlandırır ve yerinize sizden başka bir kavim getirir. Siz (harbe çıkmamakla) O’na bir zarar veremezsiniz. Allâh her şeye kâdirdir.” (et-Tevbe, 38-39)

انْفِرُواْ خِفَافًا وَثِقَالاً وَجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ

(Ey mü’minler!) İster zor, ister kolay gelsin (Allâh yolunda) harbe çıkın! Mallarınızla ve canlarınızla Allâh yolunda cihâd edin! Eğer bilirseniz, bu sizin için (elbette ki) daha hayırlıdır.” (et-Tevbe, 41)

Bu îkazlar üzerine, mü’minlerde büyük bir canlanma oldu. Gönüllerdeki gevşeklik, yerini nedâmet dolu bir hamleye bıraktı. Coşkun bir îman seferberliği başladı. Çünkü düşmanın İslâm ülkesine hücûmu durumunda cihâd, farz-ı ayın idi ve bütün mü’minler buna riâyetle mükellefti. Ancak bu farzla mükellef kılınmayıp cihâddan muaf tutulabilecek olanlar ise âyet-i kerîmede şöyle bildirildi:

لَّيْسَ عَلَى الضُّعَفَاء وَلاَ عَلَى الْمَرْضَى وَلاَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يَجِدُونَ مَا يُنفِقُونَ حَرَجٌ إِذَا نَصَحُواْ لِلّهِ وَرَسُولِهِ مَا عَلَى الْمُحْسِنِينَ مِن سَبِيلٍ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

“Allâh ve Rasûlü’ne samîmiyetle bağlılıkları devâm ettiği sürece (ve insanlara öğüt verdikleri takdirde), zayıflara, hastalara ve (muhârebe için) harcayacak bir şey bulamayanlara günah yoktur. İhsan sâhiplerinin aleyhine bir yol (mes’ûliyet) yoktur. Allâh, Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (et-Tevbe, 91)

Âyet-i kerîmenin beyânına göre, harpten muaf olanlar, memleketlerinde fitneye meydan vermez, yalan haberler yaymaz, harbe iştirâk etmiş bulunan mücâhidlerin âilelerine yardımcı olur ve amel-i sâlih işlerlerse, muhârebeye katılamamaktan dolayı kendilerine bir günah yazılmaz. Ancak bunların harbe iştirâklerini yasaklayan herhangi bir emir de sâdır olmadığından, arzu ederlerse, orduya yük olmamak şartıyla harbe iştirâk edebilirler.

Tebük Seferi’ne hazırlıkların yapıldığı esnâda ashâb-ı kirâm, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile Allâh yolunda canlarını fedâ edebilme seferberliğine çıkmanın ulvî heyecânına kapılmıştı. Ancak ashâb-ı kirâmın fakirlerinden yedi kişi, sefere iştirâk etmek için binek hayvanı bulamamışlardı. Çoğunlukla iki askere, hattâ bâzen üç askere bir deve düşüyordu ve deveye sırayla bineceklerdi. Fakat sefere iştirâk etmeyi ve her an Allâh Rasûlü ile berâber olmayı cân u gönülden arzu ettikleri hâlde, nöbetleşe de olsa binecek bir deve bulamayan fakir sahâbîler de vardı. Onlar da Allâh Rasûlü’ne gelerek hâllerini arz ettiler. “Bindirecek deve olmadığı” cevâbını alınca, ağlaya ağlaya döndüler. Allâh yolunda dökülen bu gözyaşları makbûl-i ilâhî oldu ve âyet-i kerîmede:

وَلاَ عَلَى الَّذِينَ إِذَا مَا أَتَوْكَ لِتَحْمِلَهُمْ قُلْتَ لاَ أَجِدُ مَا أَحْمِلُكُمْ عَلَيْهِ تَوَلَّواْ وَّأَعْيُنُهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ حَزَنًا أَلاَّ يَجِدُواْ مَا يُنفِقُون

(Ey Rasûlüm!) Kendilerine binek sağlaman için Sana geldiklerinde (Sen): «Sizi bindirecek bir binek bulamıyorum.» deyince, harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş döke döke dönen kimselere (herhangi bir mes’ûliyet yoktur)!” buyruldu. (et-Tevbe, 92)

Âyette iltifât-ı ilâhîye mazhar olan kişilerden Abdurrahmân bin Ka’b ile Abdullâh bin Muğaffel, Allâh Rasûlü’nün yanından ağlayarak dönerlerken, İbn-i Yâmin onlara:

“–Siz niçin ağlıyorsunuz?” diye sordu.

“–Bize binit sağlaması için Rasûlullâh’a gitmiştik. Yanında bizi üzerine bindirecek bir şey bulamadı. Bizim de binip Allâh Rasûlü ile birlikte gazâya çıkacak bir hayvanımız yok!” dediler.

İbn-i Yâmin, ikisine bir deve, azık olarak da bir miktar hurma verdi. Hazret-i Abbâs, gözyaşı dökenlerden ikisine, Hazret-i Osmân da üçüne binit sağladı.314 Bir kısım ihtiyaç sâhiplerine de daha sonra Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- binek temin etti.315 Seferden muaf oldukları hâlde Allâh Rasûlü’nden ayrı kalmak kendilerine giran gelen ve kalbleri Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetiyle dolu olan bu sahâbîler, bu canhıraş iştiyak ve muhabbetlerinin mukâbilinde sefere katılma nîmet ve şerefine nâil oldular.

İşte bu hâl, ashâb-ı kirâmın malıyla ve canıyla Hak yolunda nasıl fedâkârlıkta bulunduklarını ve onların gönül yapısını sergileyen sayısız misâllerden biridir.

Tebük’ten ibret dolu diğer bir hâtırayı Vâsile bin Eskâ -radıyallâhu anh- şöyle anlatıyor:

“Tebük Seferi’ne çıkılacağı günlerde Medîne’de şöyle nidâ ettim:

«–Ganîmet hissemi vermem karşılığında kim beni bineğine bindirir?»

Ensâr’dan yaşlı bir zât, münâvebe ile (nöbetleşe) binmek üzere beni savaşa götürebileceğini bildirdi. Ben hemen; «Anlaştık!» deyince:

«–Öyleyse Allâh’ın bereketi üzere yürü!» dedi. Böylece hayırlı bir arkadaşla yola çıktım. Allâh ganîmet de nasîb etti; hisseme bir miktar deve isâbet etti. Bunları sürüp (Ensârî’ye) getirdim. O bana:

«–Develerini al götür.» dedi.

«–Başta yaptığımız antlaşmaya göre bunlar senin.» dedim. Ama Ensârî:

«–Ey kardeşim! Ganîmetini al, ben senin bu maddî payını istememiştim. (Ben sevâbına, yâni mânevî kazancına iştirâk etmeyi düşünmüştüm.)» dedi.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 113/2676)

Bu ibretli seferde, canları ve malları âhiret sermâyesine dönüştürerek cenneti satın alabilme heyecânı had safhada yaşanıyor, kıyâmete kadar ümmete numûne olacak manzaralar sergileniyordu. Ashâb-ı kirâm, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in etrâfında hizmet için âdeta pervâne kesiliyor, Allâh yolunda her şeyleriyle gösterdikleri fedâkârlıklarını; “Anam, babam, canım Sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh!” nidâlarıyla dile getiriyorlardı.

Şâir, ashâbın Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in etrâfında âdeta birer pervâne gibi her şeyleriyle fedâ oluşlarını, onların dilinden ne güzel terennüm eder:

Her zerre-i hâk-i kadem-i Hazret’ine,

Cânım da fedâ, ten de fedâ, ben de fedâ!..

Bu şevk ve heyecan, ashâb-ı kirâmda daha sonraları da devâm etmiş ve İbn-i Ümm-i Mektûm -radıyallâhu anh-, yukarıdaki âyette buyrulan takvâyı tercih ederek iki gözü de âmâ olduğu hâlde Kadisiye Harbi’ne iştirâk etmiş, hattâ İslâm askerlerinin içinde sancaktarlık yapmıştır.

Nâzil olan âyet-i kerîmelerdeki îkazların tesiriyle kısa zamanda satvetli bir İslâm ordusu hazırlandı. Sayısı otuz binin üzerindeydi.316 Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mâlik bin Neccâroğulları’nın bayrağını Umâre bin Hazm’a vermişti. Daha sonra Zeyd bin Sâbit’i görünce, bayrağı Umâre’den alıp ona verdi. Umâre -radıyallâhu anh-:

“–Yâ Rasûlallâh! Bana kızdınız mı?” diye sorunca Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

“–Hayır! Vallâhi kızmadım! Fakat, Kur’ân’ı siz de tercih ediniz! O, Kur’ân’ı senden daha çok ezberlemiştir! Ezberinde Kur’ân çok olan, burnu kesik zenci köle de olsa, tercih olunur!” buyurdu.

Evs ve Hazrec kabîlelerine, bayraklarını Kur’ân’ı daha çok ezberlemiş bulunanlara taşıtmalarını emretti. Bunun üzerine Avfoğulları’nın bayrağını Ebû Zeyd, Benî Selime’nin bayrağını da Muâz -radıyallâhu anh- taşıdı. (Vâkıdî, III, 1003)