İÇİNDEKİLER
ARAMA:

İnfak Seferberliği

Sefere çıkılacağı zaman Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ordunun ihtiyaçları için ashâbını önce infak seferberliğine çağırmıştı. Hâlbuki o sırada Medîne’de büyük bir kıtlık yaşanıyordu. Buna rağmen ashâb-ı kirâm, yüksek bir azim ve îman vecdi içinde fânî ve dünyevî bütün menfaat düşüncelerini bertarâf edip büyük bir infak ve fedâkârlık yarışına girdiler. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- malının tamâmını getirdi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:

“–Ebû Bekr’in malından istifâde ettiğim kadar başka hiçbir kimsenin malından faydalanmadım…” ifâdesi karşısında, gözyaşları içinde kalan Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:

“–Ben ve malım, yalnızca Sen’in için değil miyiz yâ Rasûlallâh?!” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 11) demek sûretiyle kendisini her şeyiyle berâber Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e adadığını ve O’nda fânî olduğunu te’yîd etti.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:

“–Çoluk çocuğuna ne bıraktın yâ Ebâ Bekir?” suâline de büyük bir îman vecdiyle:

“–Allâh ve Rasûlü’nü (bıraktım yâ Rasûlallâh)!..” şeklinde cevap verdi. (Tirmizî, Menâkıb, 16/3675)

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, malının yarısını getirmişti. Bu defâ infak husûsunda Hazret-i Ebû Bekr’i geçeceğini düşünmüştü. Ama yine yetişememişti.

Hazret-i Osmân -radıyallâhu anh- da, 300 deveyi tam techîzatlı bir şekilde hazırlayarak orduya hibe etti ve ayrıca 1000 dinar bağışta bulundu. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onun hakkında da:

“–Osmân’a (bu fedâkârâne infâkı sebebiyle) bundan sonra yapacağı hiçbir şey zarar vermez!” (Tirmizî, Menâkıb, 18/3700; Ahmed, V, 63) buyurarak, büyük bir muhabbetle onu iltifât-ı nebevîsine mazhar kıldı.

Ayrıca Hazret-i Osmân -radıyallâhu anh-’ın âilesi de bütün mücevherlerini Allâh yolunda infâk etti. Bütün hanım sahâbîler de, ne kadar takıları ve ziynet eşyâları varsa, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in önüne getirdiler.317 On bir yaşında küçük bir mü’mine kız da, ufakken kulağına takılan küpeleri çıkaramayınca, heyecanından onları kulağını yırtarak çıkarttı. Bu kanlı küpeleri Allâh Rasûlü’nün önüne koydu.

Zengin olmayıp da bir şey bulamayan sahâbîler bile mal ve candan fedâkârlık yapabilmenin heyecânı içindeydiler. Bunlardan Ebû Akîl -radıyallâhu anh-, bütün bir gece çalışarak iki ölçek hurma kazanmıştı. Bir ölçeğini ev halkına, bir ölçeğini de orduya bağışladı. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Allâh senin getirip verdiğini de alıkoyduğunu da bereketlendirsin!” buyurdu ve getirilen hurmanın toplanan yardımlar içine dökülmesini emretti. (Taberî, Tefsîr, X, 251)

Münâfıklar ise bu tür bağışları dillerine dolayıp Ebû Akîl’i de riyâkârlıkla suçladılar. Ukbe bin Amr -radıyallâhu anh- şöyle der:

“Sadaka âyeti318 nâzil olunca, sırtımızda yük taşıyarak kazancımızdan infâk etmeye başladık. Derken bir adam geldi ve çokça sadaka verdi. Münâfıklar; «Gösteriş yapıyor.» dediler. Bir başkası geldi, bir ölçek hurma tasadduk etti. Yine münâfıklar; «Allâh’ın bunun bir ölçek hurmasına ihtiyâcı yoktur.» dediler. Bunun üzerine:

الَّذِينَ يَلْمِزُونَ الْمُطَّوِّعِينَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ فِي الصَّدَقَاتِ وَالَّذِينَ لاَ يَجِدُونَ إِلاَّ جُهْدَهُمْ فَيَسْخَرُونَ مِنْهُمْ سَخِرَ اللّهُ مِنْهُمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

«Sadaka husûsunda mü’minlerden gönüllü verenleri ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip alay edenler var ya, Allâh, işte onları maskaraya çevirmiştir. Ve onlar için elem verici bir azap vardır.» (et-Tevbe, 79) âyet-i kerîmesi nâzil oldu.” (Buhârî, Zekât, 10; Müslim, Zekât, 72)

Hadîsin değişik rivâyetlerinden anlaşıldığına göre, çokça para getiren zât, Abdurrahmân bin Avf -radıyallâhu anh-; bir ölçek getiren zât da Ebû Akîl -radıyallâhu anh- idi.

Yine fakir müslümanlardan Ulbe bin Zeyd -radıyallâhu anh-, gecenin bir kısmı geçince kalktı, namaz kıldı ve şöyle yalvardı:

“Ey Allâh’ım! Sen cihâda çıkmayı emir ve teşvik buyurdun. Hâlbuki beni, üzerine binip Rasûlün ile birlikte cihâda çıkabileceğim bir hayvana sâhip kılmadın! Rasûlü’nün elinde de beni üzerine bindirecek bir hayvan bulundurmadın! Ben her zaman mal, beden ve eşyâdan üzerime düşen sadakayı vermişimdir. Ey Allâh’ım! Kulların içinde bana nasîb ettiğin şu bir parça malımı tasadduk ediyorum!”

Sabah olunca Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına gelip:

“–Yâ Rasûlallâh! Elimde sadaka olarak verebileceğim bir şey yok. Şu bir parça eşyâmı tasadduk ediyorum! Bundan dolayı beni üzen veya bana kötü söyleyen, ya da benimle alay eden kimseye de hakkım helâl olsun!” dedi.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; aşk, muhabbet ve sehâvetle dolu olduğu kadar, af ve merhametle de yüklü olan bu sözler karşısında sâdece:

“–Allâh sadakanı kabûl etsin!” buyurdu ve başka bir şey söylemedi. Ertesi gün de ona:

“–Ben senin sadakanı kabûl ettim. Seni müjdelerim! Muhammed’in varlığı kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, sen sadakası kabûl olunanların dîvânına yazıldın.” buyurdu. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, II, 500; İbn-i Kesîr, es-Sîre, IV, 9; Vâkıdî, III, 994)

Münâfıkların bir kısmı, hâlâ müslümanlardan îmânı zayıf olanları tesir altına alıp harbe katılmalarına mânî olabilmek için çaba gösteriyorlardı. Bunlar, Süveylim adında bir yahûdînin evini merkez edinmişlerdi. Bunu haber alan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Talha’yı birkaç sahâbî ile göndererek Süveylim’in evini yaktırdı. Böylece münâfıklar dağılarak bir daha bu tür bir teşebbüse cür’et edemediler.319

Diğer taraftan, münâfıkların yaptıkları bu hareketler dolayısıyla inen îkâz âyetleri üzerine, gönüllerini ilâhî azâbın korkusu saran mü’minlerin hepsi topyekûn harbe iştirâk etmişti. Öyle ki, Medîne-i Münevvere bomboş kalmıştı. Ancak savaş uzun sürebilir, bu arada devlet merkezinde meydana gelebilecek hâdiseler sebebiyle devletin ayakta durması güçleşebilirdi. Din zayıflar, ordunun maîşet tedâriki de sağlanamazdı. Ayrıca milletlerin varlığını sürdüren beyin tabakası bir grubun olmaması, devletin çöküşüyle netîcelenebilirdi. Buna mahal vermemek için harbe iştirâk husûsunda Allâh Teâlâ bir ölçü bildirdi:

وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنفِرُواْ كَآفَّةً فَلَوْلاَ نَفَرَ مِن كُلِّ فِرْقَةٍ مِّنْهُمْ طَآئِفَةٌ لِّيَتَفَقَّهُواْ فِي الدِّينِ وَلِيُنذِرُواْ قَوْمَهُمْ إِذَا رَجَعُواْ إِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ

“Mü’minlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grup dinde (dînî ilimlerde) tefakkuh (geniş ve derin bilgi elde etmek) ve kavimleri (harpten) döndüklerinde onları îkâz etmek için geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar.” (et-Tevbe, 122)

Bu emr-i ilâhî mûcibince Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, cephe gerisinin emniyeti için Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- ile Muhammed bin Mesleme -radıyallâhu anh-’ı Medîne’de bıraktılar.