İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Bedr-i Suğrâ (Zilkâde 4 / Nisan 626)

Uhud günü yapılan antlaşma mûcibince, Mekkeli müşriklerle müslümanlar, bir yıl sonra tekrar savaşacaklardı. Bu sözleşme dolayısıyla Ebû Süfyân, ordusunun başında Merru’z-Zahrân mevkiine kadar geldi, ancak yüreğini yine bir korku sardı ve geri dönmek zorunda kaldı. Fakat gurûrunu çiğnetmek de istemediğinden Medîne’ye bir adam yolladı. Kendilerinin büyük bir ordu ile yola çıktıklarını söyletip, aklınca, mü’minleri korkutarak harbe çıkmamalarını te’mîn etmek istiyordu.

Haber Medîne’ye ulaştığında Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, savaş hazırlıklarını çoktan tamamlamış, yola koyulmak için emir bile vermişti. Haberci, Ebû Süfyân’ın korkup da geri döndüğünü bildiğinden, müslümanları iyice tedirgin edip harpten korkutarak yola çıkmalarına mânî olmak için elinden geleni yapıyordu. Kendisine tembih edilen yalanların üstüne yeni yalanlar ilâve ediyor, şâyet müslümanlar Mekkelilerle şehir dışında harbederlerse âkıbetlerinin çok kötü olacağını söylüyordu. Onun ve münâfıkların gayretleri netîcesinde bâzı müslümanların kalblerine korku düştü ve sefere çıkmak istememeye başladılar. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“Varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, yanımda hiç kimse olmasa bile, ben tek başıma Bedr’e gideceğim!” Bundan sonra, Allâh Teâlâ müslümanlara yardım etti ve kalblerine sebat ihsân etti. (İbn-i Sa’d, II, 59; Vâkıdî, I, 386-387)

Nihâyet İslâm ordusu Bedr’e vardı. Fakat düşmandan hiçbir iz yoktu. Orada sâdece kurulmuş bir panayırdan başka bir şeye rastlamadılar. Bu durumda mü’minlere ticâretten başka yapılacak bir iş kalmamıştı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Bedir’de sekiz gün Ebû Süfyân ve ordusunun gelmesini bekledikten sonra hiçbir nâhoş durumla karşılaşmadan, elde edilen ticâret kazancı ile Medîne’ye döndü.169

Mü’minlerin bu cesâret ve şecaati Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle senâ edilmiştir:

الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

(173)

فَانقَلَبُواْ بِنِعْمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَفَضْلٍ لَّمْ يَمْسَسْهُمْ سُوءٌ وَاتَّبَعُواْ رِضْوَانَ اللّهِ وَاللّهُ ذُو فَضْلٍ عَظِيمٍ

(174)

“Bir kısım insanlar mü’minlere:

«–Düşmanlarınız size karşı toplandılar; aman ha, onlardan sakının!» dediklerinde, bu onların îmanlarını bir kat daha artırmış ve:

«–Allâh bize yeter. O ne güzel vekîldir!» demişlerdir. Bunun üzerine kendilerine hiçbir fenâlık dokunmadan, Allâh’ın nîmet ve keremiyle geri geldiler. Böylece Allâh’ın rızâsına uymuş oldular. Allâh, çok büyük bir lutuf ve inâyet sâhibidir.” (Âl-i İmrân, 173-174)

Abdullâh bin Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’nın rivâyet ettiğine göre:

“Allâh bize yeter, o ne güzel vekîldir.” sözünü İbrâhîm -aleyhisselâm-, ateşe atılırken söylemiştir. Peygamberimiz de bu sözü; “Müşrikler size karşı toplandılar, başınızın çâresine bakınız!” denildiğinde söylemiştir. Bunun üzerine müslümanların îmanları artmış ve hep birlikte; “Allâh bize yeter, O ne güzel vekîldir!” diyerek, Allâh’a karşı büyük bir teslîmiyet örneği sergilemişlerdir.170