BÜYÜK BEDİR GAZVESİ (17 Ramazan 2 / 13 Mart 624)
Hicretin ikinci senesinde Kureyş’ten kadın-erkek herkesin katıldığı, yaklaşık 50.000 dinar sermâyeli, bin deveden müteşekkil büyük bir ticâret kervanı, Şam’ın Gazze pazarına gönderilmişti. Kervanda, Mekke’nin önde gelenlerinden Ebû Süfyân, Muhammed bin Nevfel ve Amr bin Âs gibi otuz veya kırk müşrik bulunuyordu.
Kureyş müşrikleri, müslümanların hac yapmalarına mânî oldukları için, müslümanların da buna bir nevî misilleme olarak Mekkeli müşriklerin Şam ticâret yolunu kesmek isteyeceklerini biliyorlardı. Nitekim, Şam’dan korku içinde yola çıktılar. Ebû Süfyân, kervanda bulunan Damdam bin Amr’ı yirmi miskal altın ücretle kiralayıp Tebük’ten çok acele olarak Mekke’ye gönderdi.93
Allâh Rasûlü’nün halası Âtike, Damdam’ın Mekke’ye gelmesinden üç gece önce bir rüyâ gördü ve çok korktu. Kardeşi Abbâs’a:
“–Kardeşim! Gördüğüm rüyâ beni çok sarstı. Kavminin başına bir felâket gelmesinden korkuyorum! Sana anlatacağım bu rüyâyı gizli tut, kimseye söyleme!” dedi.
Hazret-i Abbâs:
“–Ne gördün, anlat?” dedi.
Hazret-i Âtike:
“–Deveye binmiş bir adam gelip Ebtah’ta (Muhassab ile Mekke arasında) durdu ve yüksek sesle:
«–Ey vefâsız cemaat! Üç güne kadar muhârebe mahalline, vurulup düşeceğiniz yerlere yetişiniz!» diye üç kere bağırdı. Onu gören insanlar başına toplandılar. Sonra o adam Mescid-i Harâm’a girdi. Halk da kendisini tâkip ediyordu. İnsanlar etrâfını sarmış olduğu hâlde Kâbe’nin arkasında yine aynı şekilde üç kere bağırdı. Sonra Ebû Kubeys Dağı’nın üstüne çıkıp orada da aynı şeyi yaptı. Sonra da bir kayayı tutup yuvarladı. Kaya yukarıdan aşağıya doğru yuvarlanarak dağın dibinde parçalandı. Mekke evlerinden o parçaların isâbet etmediği ne bir ev ne de bir mahal kaldı!” dedi.
Hazret-i Abbâs:
“–Vallâhi bu çok mühim bir rüyâdır! Sakın rüyânı hiç kimseye anlatma!” dedi.
Hazret-i Abbâs, Hazret-i Âtike’nin yanından ayrılınca dostu Velîd bin Utbe ile karşılaştı. Ona rüyâyı anlatıp gizli tutmasını söyledi. Velîd de babasına nakletti. Böylece rüyâ Mekke’de yayıldı. Kureyşlilerin toplantılarında konuşulmaya başladı.
Hazret-i Abbâs şöyle anlatır:
“Ebû Cehil bana:
«–Ey Abdülmuttaliboğulları! Sizin şu kadın peygamberiniz de ne zaman türedi?! Siz erkeklerinizin peygamberliğine kanaat etmediniz de kadınlarınız da mı peygamberliğe kalkıştı?! Gûyâ Âtike rüyâsında, birinin «Üç güne kadar vurulup düşeceğiniz yerlere yetişiniz!» dediğini duymuş. Üç gün bekleyeceğiz. Eğer söylemiş olduğu söz doğru ise elbette bir şey zuhûr edecektir. Eğer üç gün dolar da bir şey zuhûr etmezse hakkınızda yazacağımız bir yazıyla Araplar arasında sizin kadınlarınızdan daha yalancısının bulunmadığını yayacağız.» dedi.
Böyle bir şey olmadığını söyledim. Vallâhi benim için bunu inkâr etmemden daha ağır bir şey olmamıştır. Âtike’nin rüyâsının üçüncü günü sabahleyin, kaçırdığım fırsatı elde etmek arzusu ile çok kızgın ve hiddetli bir hâlde Mescid-i Harâm’a girdim. Evvelce söylediklerinden bâzılarını tekrarlayıp Ebû Cehil’e çatacaktım. O Mescid-i Harâm’ın Sehmoğulları kapısına doğru fırlayıp çıkınca, kendi kendime: «Allâh’ın lânetine uğrayasıca, kendisine hakâret edeceğimden korktu da benden kaçıyor.» dedim. Hâlbuki o, Damdam’ın sesini işitmiş! Ben onu duymamıştım. Bir de baktım ki Damdam, devesinin burnunu kesmiş, semerini tersine çevirmiş, gömleğini parçalamış, Mekke vâdisinin ortasında, deve üzerinde avazının çıktığı kadar bağırıyor:
«–Ey Kureyş cemaati! Kervan! Kervan! Muhammed ve ashâbı Ebû Süfyân’ın yanındaki mallarınıza taarruz etti! Ona yetişebileceğinizi sanmıyorum! İmdât! İmdât!» diye haykırıyordu. Başımıza gelen bu iş, beni de onu da birbirimizle uğraşmaktan alıkoydu.” (İbn-i Hişâm, II, 244-247; Vâkıdî, I, 29-31)
Kureyşliler alelacele hazırlandılar. Hazırlıklarını iki veya üç günde bitirdiler. Silâhsızlar için silâh satın aldılar. Zenginler, zayıflara ellerinden gelen yardımı yaptı. Süheyl bin Amr, Zem’a bin Esved gibi ileri gelenler:
“–Deve isteyene, işte deve! Yiyecek isteyene, işte yiyecek! Hepiniz çarpışmaya çıkınız! Sizden hiç kimse geri kalmasın! Şâyet Muhammed ticâret kervanınızı ele geçirecek olursa, muhakkak onunla üzerinize yürür, Mekke’ye de girer!” dediler.
Sefere bütün erkekler katıldılar, katılamayanlar da yerlerine adam tutup gönderdiler. Bedr’e çıkılacağı gün, Ebû Cehil insanlara; “Develerinize binin!” tâlimâtını verdiğinde Ümeyye bin Halef, Mekke’den çıkmak istemedi. Çünkü o zâlim müşrik, kendisinin müslümanlar tarafından öldürüleceğini, Sâdıku’l-Va’di’l-Emîn olan Allâh Rasûlü’nün haber verdiğini duymuş ve:
“–Vallâhi Muhammed konuştuğunda hiçbir zaman yalan söylemez!” diyerek şiddetli bir korkuya kapılmıştı.
Ebû Cehil geldi ve onu kendileriyle gelmeye iknâ edinceye kadar yanından ayrılmadı. O da hemen hazırlanıp sefere çıktı.
a
Utbe bin Rebîa ile kardeşi Şeybe, savaş âletlerini düzeltmeye başladıkları zaman, köleleri Addas:
“–Ne yapıyorsunuz?” diye sordu.
“–Tâif’teki üzüm bağımızda kendisine üzüm ikrâm ettiğin zâtı bilmiyor musun?” dediler.
Addas -radıyallâhu anh-:
“–Evet, biliyorum!” dedi.
“–İşte biz gidip O’nunla çarpışacağız!” dediler.
Addas sıçrayıp onların ayaklarına sarılarak:
“–Gitmeyiniz! Muhakkak ki O, peygamberdir! Siz ancak vurulup düşeceğiniz yerlere gidiyorsunuz!” diyerek ağladı ve gözyaşları yanaklarına döküldü. Fakat, Utbe ve Şeybe dinlemeyip gittiler.
a
Müşriklerin sayısı dokuz yüz elli veya bin idi. Yüz veya iki yüzü atlı, yedi yüzü develiydi. Çoğu zırhlıydı. Kureyş’in bütün büyükleri gelmişti. Yanlarına şarkıcı câriyelerini de aldılar, defler çaldırarak ve müslümanları kötüleyen şiirler okutarak yola çıktılar.94
Hicretin ikinci yılı, Ramazan ayının on ikisiydi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Abdullâh bin Ümm-i Mektûm’u namazları kıldırmak üzere Medîne’de vekil bırakarak 313 kişilik ordusuyla şehirden çıktı. Bunların 64’ü Muhâcir, gerisi Ensâr’dandı. Üçü atlı, yetmişi develi, diğerleri de yaya idiler.95
Peygamber Efendimiz, Medîne’ye bir mil uzaklıkta bulunan Buyûtu’s-Sukyâ’da mücâhidleri durdurdu. Yaşı küçük olanları geri çevirdi. Sa’d bin Ebî Vakkâs -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yaşı küçük olanları çevirmesinden az önce kardeşim Umeyr’i saklanmaya çalışırken gördüm:
«–Sana ne oldu kardeşim?» dedim.
«–Allâh Rasûlü beni küçük görür de geri çevirir diye korkuyorum! Hâlbuki ben sefere çıkmayı çok istiyorum ve Allâh’ın bana şehîdlik nasîb etmesini ümîd ediyorum!» dedi. Gerçekten de kardeşim Rasûlullâh’a arz edilince onun henüz küçük olduğunu görüp:
«–Sen geri dön!» buyurdu. Umeyr ağlamaya başladı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- da müsâade buyurdu. Umeyr küçük olduğu için kılıcını ben bağlayıveriyordum. Bedir’de şehîd düştüğü zaman 16 yaşlarında idi.” (Vâkıdî, I, 21; İbn-i Sa’d, III, 149-150)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbıyla birlikte yola çıktığında, deve sayısı yetersiz olduğundan, bir deveye sırayla üç kişi biniyordu. Fahr-i Kâinât Efendimiz de, devesine Hazret-i Ali ve Ebû Lübâbe -radıyallâhu anhümâ- ile nöbetleşe biniyordu. Yürüme sırası Peygamber Efendimiz’e gelince arkadaşları:
“–Yâ Rasûlallâh! Lütfen siz binin! Biz, Siz’in yerine de yürürüz.” dediler. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise:
“–Siz yürümeye benden daha tahammüllü değilsiniz. Ayrıca ben de sevap kazanma husûsunda sizden daha müstağnî değilim.” buyurdu. (İbn-i Sa’d, II, 21; Ahmed, I, 422)
Rasûl-i Ekrem Efendimiz bu tavrıyla, Allâh’a duyduğu engin muhabbetini, ibâdet ve hizmetle Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmaya ne kadar iştiyaklı olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte, -kim olursa olsun- herkes için adâlete, hak ve hukûka son derece riâyetkâr olmak gerektiğini tâlim buyurmuştur.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir müddet sonra Ebû Lübâbe -radıyallâhu anh-’ı kendisine vekâlet etmesi için Medîne’ye geri gönderdi.96
Allâh’tan başka sığınak tanımayan ve her ihtiyâcını O’na arz eden Fahr-i Kâinât Efendimiz, Bedr’e giden ümmetini zayıf ve muhtaç bir hâlde görünce, dayanamayıp şöyle duâ etti:
“Allâh’ım! Bunlar bineksizdirler, Sen onlara binecekleri hayvanlar ver! Allâh’ım! Bunlar çıplaktırlar, Sen onları giydir! Allâh’ım! Bunlar açtırlar, Sen onları doyur!”
Gerçekten de Allâh Teâlâ, Bedir’de fetih ve zafer müyesser kılınca, onların her biri, bir veya iki deve ile döndüler, elbiseler giydiler ve karınlarını doyurdular. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 145/2747)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ramazan ayına rastlayan bu zor günlerde askerin oruçlarını bozmalarını emretti. Zîrâ müslümanların savaşta bedenen de güçlü olmaları gerekiyordu. Nitekim sefere iştirâk eden bütün mü’minler, sonradan kazâ etmek üzere oruç tutmadılar.
İslâm’ın bu ilk ordusu, Bedr’e doğru ilerledi. Ordu Akîk Vâdisi’ne varmıştı. Bu sırada Hubeyb bin Yesâf ve Kays bin Muharris adında iki kişi, savaşa katılıp ganîmetten pay alabilmek maksadıyla orduya yetişmişlerdi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu iki kişiden Hubeyb’e:
“–Siz bizimle mi çıktınız?” diye sordu.
Hubeyb:
“–Hayır, Sen bizim kızkardeşimizin oğlusun ve komşumuzsun. Biz kavmimizle ganîmet için sefere çıktık!” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu defâ:
“–Sen, Allâh’a ve Rasûlü’ne îmân ettin mi?” diye sordu.
Hubeyb:
“–Hayır!” cevâbını verince Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Öyle ise geri dön! Biz, bir müşriğin yardımını istemeyiz!..” buyurdu.
Hubeyb ısrâr etti:
“–Kavmim benim harpte ne kadar şecaatli ve düşman bağrında yaralar açan bir bahadır olduğumu iyi bilir. Müslüman olmasam da ganîmet mukâbili Sen’in yanında çarpışsam olmaz mı?” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Hayır, sen önce müslüman ol, sonra çarpış!” buyurup yollarına devâm etti.
Bir müddet sonra Hubeyb yine geldi. Tekrar aynı teklifte bulundu. Fakat cevap da aynı idi. Hubeyb bu duruma çok şaşırdı. Çünkü kendisi Araplar arasında çok cesur bir savaşçı olarak tanınıyordu. Ancak Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onun müşrik olması sebebiyle orduya katılmasına râzı olmamıştı. Müşriklerin kalabalık ordusuna karşılık, asker sayısı az olan Rasûlullâh’ın bu hareketi, Hubeyb’i derinden sarstı. Gönül âleminin derinliklerine dalarak daha önce hiç farkına varmadığı bir âlemin hakîkat nûrlarını seyretti. Heyecân içinde tekrar Allâh Rasûlü’nün arkasından koştu. Bu seferki mürâcaatı öncekilerden farklı idi. Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den tekrar sâdır olan:
“–Allâh’a ve Rasûlü’ne îmân ettin mi ey Hubeyb?” suâline büyük bir coşku içinde cevap verdi:
“–Evet yâ Rasûlallâh!..”
Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çok sevindiler ve:
“–İşte şimdi dilediğini yap!” buyurdular. (Müslim, Cihâd, 150; Tirmizî, Siyer 10/1558; Vâkıdî, I, 47; İbn-i Sa’d, III, 535)
Bu hâdise, şer’î bir gâyeye ulaşmak için, şartlar ne kadar zor olursa olsun, gayr-i şer’î bir metod ve vâsıtanın kullanılamayacağına dâir, bir îmân ölçüsü sergilemektedir. Kula düşen, gerekli tedbirleri aldıktan sonra Cenâb-ı Hakk’a tevekküldür ki, Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- da, Hubeyb’in îmân etmeden orduya katılmasını kabûl etmemek sûretiyle bu îmân hassâsiyetini göstermiş, ümmete bu istikâmette de güzel bir numûne olmuştur. Çünkü O yüce Peygamber, her işinde yalnız Allâh’a sığınıyor, sâdece Hakk’a yöneliyor ve her türlü nusret ve inâyetin, yalnızca Cenâb-ı Mevlâ’dan olduğunu biliyor ve bildiriyordu. Varlık Nûru -aleyhissalâtü vesselâm- bu tavırlarıyla:
حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
“…Allâh bize yeter, O ne güzel vekildir!” (Âl-i İmrân, 173) âyetinde ifâde edilen tevekkülün en güzel ve canlı bir misâlini sergilemiş oldular.
a
Huzeyfe -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Babam Hüseyl ile yola çıkmıştık. Kureyş kâfirleri bizi tuttular ve:
«–Siz muhakkak Muhammed’in safına katılmak istiyorsunuz.» dediler.
Biz de:
«–Hayır, Medîne’ye bu sebeple değil, başka bir iş için gidiyoruz.» dedik. Bunun üzerine bizden, Allâh Rasûlü’nün safında yer alıp O’nunla birlikte savaşmayacağımıza dâir Allâh adına söz aldılar. Medîne’ye gelip durumu Rasûlullâh’a arz edince Âlemlerin Sultânı Efendimiz:
«–Haydi gidin. Biz sizin verdiğiniz sözü tutar, onlara karşı da Allâh’tan yardım dileriz!» buyurdular. İşte benim Bedir Harbi’ne iştirâk etmememin sebebi budur.” (Müslim, Cihâd, 98)
Bu hâdise, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in, düşmanlarını dahî ihâta eden ahde vefâsının en güzel misâllerinden biridir.
a
Bedir savaşına kadınlardan da katılmak isteyenler çıkmıştı. Bunlardan biri olan Ümmü Varaka, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e koşmuş:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Bana müsâade buyurunuz, yaralıları tedâvî eder, hastalarınıza bakarım. Olur ki Allâh, beni şehîdliğe erdirir!” demişti.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de ona:
“–Sen evinde oturup Kur’ân oku; muhakkak ki Allâh, sana şehîdlik nasîb eder!” buyurdu.
Bundan sonra Ümmü Varaka -radıyallâhu anhâ-, ashâb arasında “Şehîde” adıyla meşhûr oldu. O da şehâdete karşı büyük iştiyâk sâhibiydi. Nihâyet Hazret-i Ömer’in halîfeliği devrinde hizmetçileri tarafından üzerine kadife örtü bastırılarak şehîd edildi. Bunu öğrenen Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
“–Allâh ve Rasûlü doğru söylemiş!” dedi ve suçluları bularak cezâlandırdı. (Ebû Dâvûd, Salât, 61/591; İbn-i Hacer, el-İsâbe, IV, 505)
a
Ebû Süfyân, müslümanların Bedr’e yöneldiklerini anlayınca kervanın yönünü çevirdi. Bedr’i solunda bırakarak sâhile doğru hızla ilerledi.97 Ticâret kervanını kurtardığında da Kureyş ordusuna adam gönderdi ve:
“–Siz kervanınızı, adamlarınızı ve mallarınızı korumak için yola çıkmıştınız. İşte Allâh onları kurtardı. Artık geri dönünüz!” dedi.
Ebû Süfyân’ın haberi üzerine Ahnes bin Şerîk’in tavsiyesi ile kavmi Zühreoğulları ve Adiyy bin Ka’b Oğulları geri döndüler. Ebû Cehil:
“–Bedr’e varmadan geri dönmeyeceğiz! Biz orada üç gün oturacağız. Develer keseceğiz, yiyip içeceğiz. Kadınlar oynayacak ve şarkılar söyleyecekler. Civarda bulunan Araplar bizi işitecek, bundan sonra hep bizden korkup duracaklar! Haydi yürüyün!” dedi.
Ebû Süfyân Kureyş ordusunun Ebû Cehil’e uyarak geri dönmediğini duyduğunda:
“–Vâh kavmime! Bu Amr bin Hişâm’ın (Ebû Cehil’in) işidir! Geri dönmek istemeyişi, insanlara baş olma sevdâsındandır, azgınlıktır! Azgınlık ise noksanlık ve uğursuzluktur!” dedi. (Vâkıdî, I, 43-45; İbn-i Hişâm, II, 258)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, gelişen siyâsî seyri adım adım tâkip ettiklerinden, artık kaçınılmaz bir ölüm-kalım savaşıyla karşı karşıya olduklarını anladılar ve ashâb-ı güzîni toplayıp sordular:
“–Sizce kervanı tâkip etmek mi, Kureyş ordusunu karşılamak mı daha münâsiptir?”
Muhâcirler adına Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- ayağa kalktılar ve Kureyş ordusunu karşılamaya hazır olduklarını ifâde buyurdular.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ensâr’ın da fikrini öğrenmek istedi. O zaman Ensâr’dan Mikdâd bin Esved -radıyallâhu anh- ayağa kalkarak şu konuşmayı yaptı:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Bizler, yahûdîlerin Hazret-i Mûsâ’ya dediği gibi «Sen ve Rabbin gidip savaşın!» (el-Mâide, 24) demeyiz. Bizler, Sana Akabe’de verdiğimiz söze sâdık kalarak Sen’in sağında, solunda, önünde ve ardında düşman ile sonuna kadar çarpışmaya her an hazırız!..”98 (Buhârî, Meğâzî, 4; Tefsîr, 5/4)
Hazret-i Mikdâd’ın ardından Sa’d bin Muâz -radıyallâhu anh- ayağa kalktı:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Bizler Sana inandık. Getirdiğin Kur’ân’ın hak olduğuna şehâdet ettik. Nasıl dilersen öyle yap! Şâyet denize dalsan, bizler de Sen’inle berâber dalarız. Ensâr’dan bir tek kişi bile geri dönmez!”
Bu sadâkat ve teslîmiyet dolu sözler üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek sîmâları tebessümle doldu, hayır duâ ederek şöyle buyurdu:
“–Öyleyse, haydi Allâh’ın bereketiyle yürüyünüz! Size müjdeler olsun ki Allâh iki tâifeden gayr-i muayyen olan birini va’detti.99 Vallâhi ben, sanki Kureyşlilerin harp sâhasında yıkılacakları yerleri görüyor gibiyim…” (Müslim, Cihâd, 83; Vâkıdî, I, 48-49; İbn-i Hişâm, II, 253-254)
İslâm ordusu Bedr’e geldiğinde, Kureyş ordusu daha önce gelip bir kum tepesinin arkasındaki Yelyel Vâdisi’nin Medîne’ye en uzak tarafında konaklamışlardı. Su kuyuları ise vâdinin Medîne’ye en yakın tarafında idi.100
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mücâhidlerle berâber Bedr’e en yakın olan suyun başına geldiğinde, karargâh yerinin tespiti husûsunda Ensâr ile istişâre etti. Hubâb bin Münzir -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlallâh! Burası karargâh için münâsip değildir. Kureyşlilere en yakın olan bir suyun başına gidelim ve orada konaklayalım. Başında konakladığımız suyun gerisindeki bütün kuyuları kapatalım. O suyun üzerinde bir havuz yapalım ve içini su ile dolduralım.” dedi.
Âlemlerin Efendisi de bu teklîfi kabûl etti.101 (İbn-i Hişâm, II, 259-260; İbn-i Sa’d, II, 15)
Hakîm bin Hizâm’ın da bulunduğu bir kısım müşrikler, müslümanların havuzundan su içmeye geldiler. Müslümanlar onlara mânî olmak istedikleri zaman Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Bırakınız içsinler!” buyurdu. Gelip içtiler. Hakîm hâriç su içenlerin hepsi Bedir’de öldürüldü. Hakîm ise sonradan müslüman oldu. Hakîm, sözünü yeminle kuvvetlendirmek istediğinde:
“–Hayır! Beni Bedir’de öldürülmekten kurtararak îman nîmetine kavuşturan Allâh’a yemin ederim ki!” derdi. (İbn-i Hişâm, II, 261)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, biraz sonra savaşacağı düşmanının su içmesine izin vererek bizlere bir insanlık düstûru ve hidâyet üslûbu tâlim buyurmuştur. Zîrâ bunun gibi âlicenap hareketler, nice katı kalblerin yumuşamasına, daha sonra da o kalbde hidâyet nûruna kapı açılmasına vesîle olmuştur.
a
İslâm ordusu karargâha yerleştikten sonra Sa’d bin Muâz Hazretleri:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Biz Sana bir gölgelik yapalım. Bineklerini de yanında bulunduralım. Sonra biz düşmanla çarpışırız. Eğer Allâh kuvvet verip zafer nasîb ederse ne âlâ! Aksi takdirde Sen atına biner ve geride bıraktığımız kardeşlerimizin yanına varırsın! Ey Allâh’ın Peygamberi! Onlar da Sen’i bizim kadar çok severler. Eğer Sen’in savaşa gireceğini bilselerdi asla geride kalmazlardı. Allâh Sen’i onlarla korur. Onlar Sana candan bağlıdırlar ve Sen’in yanında cihâd ederler.” dedi.
Peygamber Efendimiz, Hazret-i Sa’d’ı senâ etti ve ona hayır duâda bulundu. Sa’d -radıyallâhu anh- kılıcını sıyırıp yapılan gölgeliğin kapısında nöbet tuttu. (İbn-i Hişâm, II, 260; Vâkıdî, I, 49)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ı son bir defâ daha Kureyşlilere göndererek:
“–Geri dönüp gidiniz! Sizden başkasıyla çarpışmak bana sizinle çarpışmaktan daha sevimli gelir!” buyurdu.
Hakîm bin Hizâm:
“–Bu insaflı bir davranıştır! Onu hemen kabûl ediniz! Vallâhi, bundan sonra size insaflı davranılmaz!” dedi.
Ebû Cehil ise:
“–And olsun ki Allâh102 bize fırsat verdikten sonra öcümüzü almadıkça geri dönmeyeceğiz! Onlara hadlerini bildireceğiz ki, bundan sonra ne gözcü çıkarabilsinler ne de kervanımızın önüne geçebilsinler!” dedi ve müşrikleri harbe teşvîk etti. (Vâkıdî, I, 61-65)
Kureyş, Umeyr bin Vehb ve süvârîlerinden Ebû Üsâme’yi İslâm ordusunu teftîş etmek için gönderdiler. İslâm ordusunun etrâfını dolaşan bu iki gözcü, şu beyânda bulundu:
“Vallâhi biz, ne kısır ve iri develer ne atlar ne sayıca çok asker ve ne de büyük bir hazırlık gördük! Fakat öyle bir cemaat gördük ki, onlar âilelerine dönüp gitmeyi değil, ölmeyi arzu ediyorlar! Kılıçlarından başka ne kendilerini savunacakları bir şeyleri ne de bir sığınakları var!” (Vâkıdî, I, 62)
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- der ki:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Bedir’de akşamleyin:
«–Şurası inşâallâh yarın filanın vurulup düşeceği yerdir!» diye müşriklerden ileri gelenlerin öldürülecekleri mekânları tek tek gösterdi. O’nu hak peygamber olarak gönderen Allâh’a yemin ederim ki, onlardan hiçbiri Allâh Rasûlü’nün gösterdiği sınırları aşamadı. Sonra da bir kuyuya üst üste atıldılar.” (Müslim, Cennet 76, Cihâd 83)
Müslümanların Bedir’deki karargâhları kumluktu, bu sebeple kolaylıkla yürünemiyordu. Ayrıca mevcut su azaldığından, su sıkıntısı da baş göstermişti. Abdest ve gusül için yeterli su bulmakta güçlük çekiliyordu. Şeytan da gerek bu sıkıntılarla gerekse de müşriklerin çok ve kuvvetli olması ile mü’min yüreklere korku salmaya çalışıyordu.
O gece Allâh Teâlâ yağmur yağdırdı. Vâdiden seller aktı. Müslümanlar kaplarını doldurdular, abdest aldılar, guslettiler ve hayvanlarını suladılar. Yağan yağmur, aynı zamanda tozları yatıştırdı ve zemini sağlamlaştırdı. Kureyş müşrikleri ise yağmur sebebiyle yerlerinden ayrılamadılar, hareketsiz kaldılar. Ayrıca Allâh Teâlâ müslümanlara sükûnet verici, dinlendirici bir uyku hâli bahşetti.103
Cenâb-ı Hak bu hususta şöyle buyurmaktadır:
إِذْ يُغَشِّيكُمُ النُّعَاسَ أَمَنَةً مِّنْهُ وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُم مِّن السَّمَاء مَاء لِّيُطَهِّرَكُم بِهِ وَيُذْهِبَ عَنكُمْ رِجْزَ الشَّيْطَانِ وَلِيَرْبِطَ عَلَى قُلُوبِكُمْ وَيُثَبِّتَ بِهِ الأَقْدَام
“Allâh, kendi katından bir emniyet işâreti olarak sizi hafif bir uykuya daldırmıştı. Sizi arındırmak, sizden şeytanın pisliğini (verdiği vesveseyi) gidermek, kalblerinizi pekiştirmek ve sebâtınızı artırmak için gökten size su indirmişti.” (el-Enfâl, 11)
Peygamber Efendimiz ise bütün gece namaz kıldı ve Allâh’a duâ etti. Nitekim Hazret-i Ali -kerremallâhu vecheh- şöyle demektedir:
“İyi biliyorum, Bedir günü Allâh Rasûlü hâriç hepimiz uyumuştuk. Rasûl-i Ekrem Efendimiz ise sabaha kadar bir ağaç altında namaz kılıp ağlamıştı.” (İbn-i Huzeyme, II, 52)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şafak sökünce de:
“Ey Allâh’ın kulları! Namaza!” diyerek seslendi ve sabah namazını kıldırıp müslümanları cihâda teşvik buyurdu. (Ahmed, I, 117)
Kureyş müşrikleri müslümanların karşısında yer almadan önce Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, elindeki ok ile mücahidleri; “Beri gel, geri git!” gibi tâlimatlarla hizâya getirdikten sonra, saydırdı. Bu esnâda saftan ileri çıkmış bulunan Sevâd bin Gaziyye’nin karnına dokunup:
“–Ey Sevâd! Hizâya gel!” buyurdu. Sevâd ise:
“–Yâ Rasûlallâh, canımı acıttın! Allâh Sen’i hak ile gönderdi. Kısas isterim!” dedi. Peygamber Efendimiz hemen karnını açtı. Ensâr:
“–Ey Sevâd! O Allâh’ın Rasûlü’dür!” dediler. Sevâd:
“–Adâlette hiçbir beşerin diğerine karşı üstünlüğü yoktur!” dedi. Allâh Rasûlü:
“–Haydi, kısas yap!” buyurdu.
Sevâd, boynunu uzatıp Varlık Nûru’nun karnını öptü.
Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ey Sevâd! Niçin böyle yaptın?” diye sordu. Sevâd:
“–Görüyorsunuz ki savaşa hazırlanmış bulunuyoruz! İstedim ki, benim en son ânım, Sen’inle olan ân olsun!” dedi. Bunun üzerine Âlemlerin Efendisi ona hayır duâda bulundu. (İbn-i Hişâm, II, 266-267; İbn-i Sa’d, II, 15-16)
İki ordu, Ramazan ayının 17’sinde bir Cuma günü Bedir sahrâsında karşı karşıya saf bağladı. Çok sıcak bir gündü. O zamana kadar Araplar hep neseb, ırk ve akrabâlık gibi kavmiyet sâikıyla harb ederlerdi. Şimdi ise kavmiyetin yerini dîn almıştı. Dînî hamiyet duygusu, Araplarda çok güçlü olan akrabâlık asabiyetini bertarâf etmişti. Öyle ki; baba, amca, dayı, evlât, kardeş, amcaoğlu gibi yakın akrabâlar bile farklı taraflarda idiler. O gün Hazret-i Ebû Bekir, oğlu ile; Ebû Ubeyde bin Cerrâh, babası ile; Hazret-i Hamza, kardeşi ile kılıç kılıca geldi. Büyük bir ibret tablosu sergileniyordu.
Allâh Teâlâ buyurur:
قَدْ كَانَ لَكُمْ آيَةٌ فِي فِئَتَيْنِ الْتَقَتَا فِئَةٌ تُقَاتِلُ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَأُخْرَى كَافِرَةٌ يَرَوْنَهُم مِّثْلَيْهِمْ رَأْيَ الْعَيْنِ وَاللّهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِهِ مَن يَشَاء إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً لَّأُوْلِي الأَبْصَار
“(Bedir’de) karşı karşıya gelen şu iki grubun hâlinde sizin için büyük bir ibret vardır. Biri Allâh yolunda çarpışan bir grup, diğeri ise bunları apaçık kendilerinin iki misli gören kâfir bir grup. Allâh dilediğini yardımı ile destekler. Elbette bunda basîret sâhipleri için büyük bir ibret vardır.” (Âl-i İmrân, 13)
Harp sâhasına mağrur bir edâ ile gelen müşrikler böbürleniyor, kendilerini yenilmez bir topluluk olarak görüyorlardı. Allâh Teâlâ, müşriklerin bu hâlini âyet-i kerîmelerde şöyle bildirir:
وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ خَرَجُواْ مِن دِيَارِهِم بَطَرًا وَرِئَاء النَّاسِ وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ وَاللّهُ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطٌ
(47)
وَإِذْ زَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ وَقَالَ لاَ غَالِبَ لَكُمُ الْيَوْمَ مِنَ النَّاسِ وَإِنِّي جَارٌ لَّكُمْ فَلَمَّا تَرَاءتِ الْفِئَتَانِ نَكَصَ عَلَى عَقِبَيْهِ وَقَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِّنكُمْ إِنِّي أَرَى مَا لاَ تَرَوْنَ إِنِّيَ أَخَافُ اللّهَ وَاللّهُ شَدِيدُ الْعِقَابِ
(48)
“Çalım satmak, insanlara gösteriş yapmak ve (insanları) Allâh yolundan alıkoymak için yurtlarından çıkanlar gibi olmayın! Allâh onların işlediklerini çepeçevre kuşatmıştır (her yönüyle bilmektedir). Şeytan onlara yaptıklarını güzel gösterdi ve: «Bugün insanlardan size gâlip gelecek kimse yoktur. (Sakın korkmayın!) Şüphesiz ben de sizin yardımcınızım.» dedi. Fakat iki tarafı karşı karşıya görünce, ardına döndü ve: «Ben sizden uzağım! Ben sizin görmediklerinizi (melekleri) görüyorum, ben Allâh’tan korkuyorum, Allâh’ın azâbı şiddetlidir.» dedi.” (el-Enfâl, 47-48)
Onların gururlarını da ilâhî izzet, yüce bir meydan okuyuşla alt-üst etti:
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ لِيَصُدُّواْ عَن سَبِيلِ اللّهِ فَسَيُنفِقُونَهَا ثُمَّ تَكُونُ عَلَيْهِمْ حَسْرَةً ثُمَّ يُغْلَبُونَ وَالَّذِينَ كَفَرُواْ إِلَى جَهَنَّمَ يُحْشَرُونَ
“Şüphesiz inkâr edenler, mallarını, (insanları) Allâh yolundan alıkoymak için harcıyorlar. Daha da harcayacaklar. Ama sonunda bu, onlara yürek acısı olacak ve en sonunda mağlûb olacaklardır. Kâfirlikte ısrâr edenler, cehenneme sürüleceklerdir.” (el-Enfâl, 36)
