İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Ganîmetlerin Taksîmi

Tâif muhâsarasını kaldıran Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, İslâm ordusuyla birlikte ganîmetlerin ve esirlerin toplandığı Cîrâne’ye geldi. Bu sırada Ebû Mûsâ el-Eş’arî de Evtâs Savaşı’nı kazanarak oraya gelmişti. İslâm ordusu bütün düşmanlarını bertarâf etmişti. Artık sıra ganîmetlerin taksîmindeydi. Yapılan muhârebelerde yirmi dört bin deve, kırk bin davar, dört bin ukıyye gümüş ele geçmiş, ayrıca altı bin kişi esir alınmıştı.292

 

Ganîmetleri taksîme başlamadan evvel Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdular:

“Yanında ganîmet malı olanlar, iğneden ipliğe ne varsa iâde etsinler! İyi biliniz ki, ganîmet malına hıyânette bulunmak, sâhibi için kıyâmet gününde ârdır, ateştir!” (Muvatta, Cihâd, 22; Ahmed, V, 316)

Bu sırada Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e esirlerin arasında süt kardeşi Hazret-i Şeymâ’nın bulunduğu haberi geldi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hemen onu yanına getirterek ridâsını çıkardı ve Hazret-i Şeymâ’nın altına serdi. Bâdiyede berâber büyüdükleri bu kıymetli süt kardeşe, büyük bir vefâ gösterip şefkatle muâmele ederek:

“–Hoşgeldin!” dedi. Eski günleri hatırladı ve gözleri yaşla doldu. Anne ve babasını sordu. Şeymâ, onların daha önce vefât etmiş olduklarını bildirdi. Allâh Rasûlü diğer akrabâları hakkında da bilgi aldı. Daha sonra da:

“–İstersen, sevgi ve saygı görerek yanımda otur! İstersen, sana mallar verip kabîlenin yanına göndereyim? Ben sana bunu da yaparım.” buyurdu. Şeymâ:

“–Sen bana mal ver ve kavmimin yanına gönder.” dedi. Ardından da müslüman oldu. Allâh Râsûlü, Şeymâ Hâtun’a ve âile halkından sağ olanlara, deve ve davarlar verdi. Şeymâ Hâtun’a ayrıca bir erkek ve bir de kadın köle verdi. Şeymâ da onları birbirleriyle evlendirdi. (İbn-i Hişâm, IV, 91-92; Vâkıdî, III, 913)

Bundan sonra Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ganîmetlerin taksîmini bir müddet daha uzattı. Bunun hikmetini kavrayamayıp teslîmiyeti zayıf olanlar, durumdan şikâyetçi oldular. Bedevî Araplar ganîmetin taksîm edilmesini ısrarla istemeye başladılar. Netîcede Peygamber Efendimiz’i Semüre ağacının altında durdurdular. Cübbesi ağaca takılıp kaldı. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- devesini durdurup:

“–Cübbemi verin bana! Şâyet şu gördüğünüz ağaçlar kadar hayvanım olsaydı, onların tamâmını size paylaştırırdım. Siz de benim cimri, yalancı ve korkak olmadığımı görürdünüz!” buyurdu. (Buhârî, Cihâd, 24)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ganîmeti taksîm ettiği esnâda üzerine yığılıp o kadar rahatsız ettiler ki, nihâyet (önceki bir peygamberden bahsederek):

“Yüce Allâh kullarından bir kulunu kavmine göndermişti. Kavmi onu dövmüşler ve başını da yarmışlardı. O kul ise hem alnından akan kanı eli ile siliyor hem de:

«Yâ Rabbî kavmimi affet! Çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar.» diyerek duâ ediyordu.” buyurdu. (Ahmed, I, 456; Müslim, Cihâd, 105)

Efendimiz’in ganîmeti taksîm işinde yavaş davranmasının hikmeti, ancak Cîrâne’ye gelişin onuncu günü anlaşılabildi. Mağlûb olan Hevâzin kabîlesinden bir heyet, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelmişler, müslüman olduklarını bildiriyorlardı. Bu vesîleyle de esirlerinin ve mallarının geri verilmesini taleb ediyorlardı. Bu esnâda Sa’doğulları’ndan biri ayağa kalktı ve:

“–Yâ Rasûlallâh! Şu gölgeliklerde bulunanlar, Sen’in süt halaların, teyzelerin ve Sana süt emzirip bakmış olan kadınlardır! Eğer biz Şam veya Irak kralını emzirmiş ve şimdiki duruma düşüp de kendisinin şefkat ve ihsanlarını dilemiş olsaydık, bize esirgemezlerdi. Hâlbuki Sen süt emzirilip bakılanların en hayırlısısın!” dedi.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdular:

“–Ben ganîmet taksîmini bugüne kadar beklettim. Ama siz hayli geciktiniz! Şimdi ya esirleriniz, ya da mallarınızdan birini seçin!..”

Bunun üzerine heyet, esirlerini tercih ettiler. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

“–Ben size, bana ve Abdülmuttaliboğulları’na düşen esirleri geri veriyorum. Diğerleri için de yarın öğle namazından sonra bana geliniz!” buyurdular.

Ertesi gün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbını toplayarak onlara meseleyi anlattı. Kendisinin payına düşen esirleri bıraktığını da bildirerek şöyle buyurdu:

“–Sizden her kim, esirlerini bedelsiz, gönül rızâsı ile vererek kardeşlerini memnûn etmekten hoşlanırsa, böyle yapsın! Her kim de kendi payına düşeni bedelsiz olarak vermek istemezse, bunu Allâh’ın ihsân edeceği ilk ganîmetten öderiz. Dileyen de böyle yapsın!..”

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashâba mürâcaat etmesi, esirlerin onların hakkı olması sebebiyledir.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in esirlerini bırakıp kendilerinden de bunu taleb etmesi üzerine bütün sahâbî de aynı fazîletten nasîb alabilmek için gönül hoşnutluğu içinde:

“–Bizler de esirlerimizi Allâh’ın Peygamberi’ne hibe ettik!” dediler. (Buhârî, Meğâzî, 54; İbn-i Hişâm, IV, 134-135)

Böylece o gün Hevâzin’e binlerce harp esîri hiçbir karşılık alınmadan iâde edildi. Târih, böyle bir manzaraya hiçbir zaman şâhid olmamıştı. Ancak şimdi şâhid oluyordu ki, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ümmetine aşıladığı kâbına varılmaz bir İslâm ahlâkı sâyesinde bir dakîka içinde altı bin esir, dünyevî hiçbir karşılık alınmadan serbest bırakılmıştı.

Bu hâl, emdiği sütün hakkına mukâbil kâbına varılmaz bir vefâ tezâhürüdür. Zâlim bir topluluğa ne güzel bir fazîlet dersidir. Hâlbuki beşer, izleri silinmiş iyilikleri hatırına bile getirmez. “VEF” ekseriyetle lügat kitapları içindeki bir kelime olarak kalır.

Bu eşsiz fazîlet netîcesinde bütün Hevâzinliler, topyekûn İslâm’ı kabûl ettiler. Hattâ o sırada Tâif’de bulunan kabîlenin reisi Mâlik bin Avf da durumu öğrenince şaşırdı ve Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in küçük bir dâvetiyle o da İslâm’ı kabûl etme şerefine nâil oldu. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona yüz deve ihsân buyurup yine kabîlesine reis olarak nasb eyledi.293

Buradan alınacak ders, en güzel teblîğin güzel ahlâk ile olduğudur. Ayrıca firâsetle yapılan ilm-i siyâsetin, ne kadar büyük bir berekete vesîle olacağıdır. Bunun aksine, akılsızca davranışların ortaya çıkaracağı zararların da o kadar büyük olacağına işâret edilmektedir.

a

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ganîmetleri en güzel bir şekilde taksîm buyurmuşlardı. Ganîmet beşe bölünmüş, dördü askerlere verilmiş, bir hissesi de beytülmâle, yâni hazîneye bırakılmıştı. Beytülmâlin tasarrufu ise dilediği şekilde olmak üzere Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e âit bir haktı. Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, taksîmâttan evvel bunu, önündeki deveden bir tüy kopararak ashâba şöyle beyân etmişlerdi:

“Benim, sizin ganîmetinizle bir deve değil, bir deve tüyü kadar bile alâkam yoktur… Neden sabırsızlanıyorsunuz? Ganîmet malları, şu vâdinin (taşları ve) ağaçları kadar da olsa, onları size dağıtacağım. Bunların içinden beşte birini ayırıyorsam, o da yine sizin fakirlerinize sarf edilecektir.” (Muvatta, Cihâd, 22; Ahmed, V, 316)

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ganîmetlerin ilâhî beyân mûcibince kendisine teslîm edilen beşte bir kısmından müellefe-i kulûba, yâni İslâm’a gönülleri ısındırılmak istenen kimselere fazla fazla pay vermişti. Bunlardan Hakîm bin Hizâm -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den bana ganîmet mallarından bir miktar vermesini istedim, yüz deve verdi. Bir daha istedim, yine yüz deve verdi. Tekrar istedim, yüz deve daha verdi. Sonra:

“–Ey Hakîm! Gerçekten şu mal çekici ve tatlıdır. Kim onu hırs göstermeksizin alırsa, o malda kendisine bereket verilir. Kim de ona göz dikerek hırs ile alırsa, o malın bereketi olmaz. Böylesi, yiyip yiyip de bir türlü doymayan kimse gibidir. Veren el, alan elden daha hayırlıdır.” buyurdu.

Bunun üzerine ben:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Sen’i hak dîn ile gönderen Allâh’a yemin ederim ki, hayatta kaldığım müddetçe Sen’den başka kimseden bir şey kabûl etmeyeceğim.” dedim.

Hakîm -radıyallâhu anh-, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in verdiği ilk yüz deveyi aldı, gerisini bıraktı. Gün geldi, Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ganîmet malından hisse vermek için Hakîm’i çağırdı. Fakat Hakîm onu almaktan kaçındı. Daha sonra Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- kendisini, bir şeyler vermek için dâvet etti. Hakîm -radıyallâhu anh- yine kabûl etmedi. Bunun üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“–Ey müslümanlar! Sizi Hakîm’e şâhit tutuyorum. Ben kendisine şu ganîmetten Allâh’ın ona ayırdığı hissesini veriyorum, fakat almak istemiyor.” dedi. Netîce itibâriyle Hakîm, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefâtından sonra, ölünceye kadar kimseden bir şey kabûl etmedi. (Buhârî, Vesâyâ, 9; Vâkıdî, III, 945)

Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden Safvân bin Ümeyye, müslüman olmadığı hâlde, Huneyn ve Tâif savaşlarında Allâh Rasûlü’nün yanından ayrılmamıştı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Cîrâne’de toplanan ganîmet malları arasında dolaştığı ve onlara göz gezdirdiği sırada Safvân da Allâh Rasûlü’nün yanında bulunuyor, develer, davarlar ve çobanlarla dolu vâdiye hayran hayran bakıyordu. Peygamber Efendimiz, onun bu hâlini göz ucuyla tâkip ediyordu. Ona hitâben:

“–Ebû Vehb! Vâdi pek mi hoşuna gitti?” diye sordu.

Safvân:

“–Evet!” dedi.

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–O vâdi de, içindekiler de senin olsun!” buyurdu.

Bunun üzerine Safvân kendini tutamadı:

“–Peygamberden başka hiçbir kimsenin kalbi bu derece cömert olamaz.” dedi ve şehâdet getirerek müslüman oldu. (Vâkıdî, II, 854-855)

Daha sonra Safvân -radıyallâhu anh- Kureyş’in yanına dönerek:

“–Ey kavmim! Müslüman olunuz. Vallâhi Muhammed öyle ihsanda bulunuyor ki, yokluktan ve yoksulluktan hiç korkmuyor.” dedi. (Müslim, Fedâil, 57-58)

Ebû Süfyân, Akrâ bin Hâbis, Uyeyne bin Hısn, Abbâs bin Mirdâs, Mâlik bin Avf gibi kırk kadar müellefe-i kulûba bu şekilde göz kamaştırıcı mallar verildi.294

Abbâs bin Mirdâs isimli şâir, kendisine verilen ganîmet malını az bularak Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e hitâben sitemkâr bir şiir söyledi. Âlemlerin Efendisi bu haberi duyunca onu çağırdı ve:

“–Senin dilini keseceğim!” dedi. Peygamber Efendimiz Bilâl-i Habeşî’ye daha önce:

“Sana onun dilini kesmeni emrettiğimde kendisine bir elbise ver!” diye tembih etmişti. Sonra da:

“–Ey Bilâl! Haydi götür şunu, kes dilini!” buyurdu.

Bilâl, Abbâs’ın elini tutup götürürken Abbâs:

“–Yâ Rasûlallâh! Dilimi mi kesecek! Ey Muhâcirler, dilimi mi kesecek! Ey Ensâr, dilimi mi kesecek!” diye çığlık atmaya başladı. Bilâl -radıyallâhu anh- ise Abbâs’ı çekip götürmeye devâm ediyordu. Abbâs feryâdı çoğaltınca Hazret-i Bilâl:

“–Sus! Rasûlullâh bir elbise vererek seni susturmamı emretti.” dedi. Netîcede Bilâl-i Habeşî, sâkinleşen Abbâs’a fazladan bir elbise daha verdi. Allâh Rasûlü onun payını da yüz deveye çıkardı. (İbn-i Sa’d, IV, 273; Müslim, Zekât, 137)

Bu esnâda Sa’d bin Ebî Vakkâs -radıyallâhu anh-:

“–Yâ Rasûlallâh! Cuayl bin Sürâka (gibi fakir birini) bıraktın da Uyeyne, Akrâ gibi (zengin ve kavminin ileri gelenlerine) yüzer yüzer develer verdin!” dedi.

Varlık Nûru Efendimiz:

“–Varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, Uyeyne ve Akrâ gibi kişilerle yeryüzü dolup taşsa, Cuayl onların tümünden daha hayırlıdır! Fakat, ben bunları İslâm’a ısındırmak için kolluyor, Cuayl’i ise sımsıkı bağlı olduğu müslümanlığına ve âhirette kendisine hazırlanmış üstün mükâfâtlara havâle ediyorum!” buyurdu. (İbn-i Hişâm, IV, 143; İbn-i Sa’d, IV, 246)

Müellefe-i kulûba ganîmetten bol bol verilmesi, bâzı kimseler tarafından yanlış anlaşıldığından, ashâb arasında huzursuzluğa yol açtı. Hattâ Temîmoğulları’ndan Zü’l-Huvaysıra adlı birisi haddi aşarak:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Adâleti gözet!” deme cür’etini gösterdi. Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çok mahzûn oldular:

“–Öyle mi? Ben de adâleti gözetmezsem, artık kim adâlet yapar?” buyurarak îtiraz edene sitem ettiler. (Müslim, Zekât, 148)

Çok geçmeden âyet-i kerîme nâzil oldu:

وَمِنْهُم مَّن يَلْمِزُكَ فِي الصَّدَقَاتِ فَإِنْ أُعْطُواْ مِنْهَا رَضُواْ وَإِن لَّمْ يُعْطَوْاْ مِنهَا إِذَا هُمْ يَسْخَطُونَ

(58)

وَلَوْ أَنَّهُمْ رَضُوْاْ مَا آتَاهُمُ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ سَيُؤْتِينَا اللّهُ مِن فَضْلِهِ وَرَسُولُهُ إِنَّا إِلَى اللّهِ رَاغِبُونَ

(59)

(Ey Rasûlüm!) Onlardan sadakaların (taksîmi) husûsunda Sen’i ayıplayanlar da var. Sadakalardan onlara da (bir pay) verilirse râzı olurlar, şâyet onlara sadakalardan verilmezse hemen kızarlar. Eğer onlar, Allâh ve Rasûlü’nün kendilerine verdiklerine râzı olup; «Allâh bize yeter. Yakında bize Allâh da lutfundan verecek, Rasûlü de. Biz yalnız Allâh’a rağbet edenlerdeniz!» deselerdi, (daha iyi olurdu).” (et-Tevbe, 58-59)

Bu âyet-i kerîmelerde Allâh Rasûlü’nün eliyle yapılan ganîmet taksîminin, aslında taksîmât-ı ilâhî olduğu bildirilmekte ve gâfil kalb ile kalb-i selîm arasındaki fark belirtilmektedir.

Şikâyetçilerin büyük bir çoğunluğu da Ensâr’dandı. Hâlbuki Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu cömertçe ihsanları, ganîmet malının umûmundan değil, “fey” denilen ve tasarrufu sırf Rasûlullâh’a âit olan beşte birlik ganîmetten yapmıştı. Ancak bu bile bâzı Ensâr gençlerinin gayretini tahrîk etmişti.295 Vâkî olan bu tür îtirazların önünü kesmek için Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hâdise daha fazla büyümeden bütün Ensâr’ı toplattı. Onlardan başka hiç kimseyi yanlarına almadığı bu toplantıda, meselenin asıl nüktesinin anlaşılması için Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine ihsân buyurduğu nîmetleri hatırlatarak şöyle hitâb etti:

“–Ey Ensâr! Hakkımda gönlünüzden geçirdiğiniz teessürü işittim. (Fakat söyleyiniz), sizler yolunu şaşırmış müşrikler iken Allâh Teâlâ, benim vâsıtamla size doğru yolu göstermedi mi? Sizler fakir kimseler iken, benim aranıza gelmemle Cenâb-ı Hak, hepinizi zengin kılmadı mı? Aranızda kin ve düşmanlık sizi kemirirken, benim gelişimle Hazret-i Allâh, kalblerinizi te’lîf edip birleştirmedi mi?”

Bu suâllerin hepsine de Ensâr’dan:

“–Bütün minnet ve nîmet Allâh ve Rasûlü içindir!” cevâbını alan Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, mânidar ve içli sözlerine devâm ettiler:

“–Ey Ensâr! Siz bana; «Kavmin Sen’i yalanlamışken aramıza geldin! Sen’i biz tasdîk ettik! Kavmin Sen’i terk ettiği zaman Sana biz yardım ettik! Kavmin Sen’i kovdu, biz Sen’i bağrımıza bastık! Sen yoksuldun, biz Sen’i malımıza ortak yaptık!..» deseydiniz, ben de sizi tasdîk eder; «Çok doğru söylüyorsunuz!» derdim…

Ey Ensâr! Birtakım kimselere verdiğim dünyâ malı yüzünden tarafınızdan söylenmiş olan sözler doğru mudur? Ben birtakım kimselerin kalblerini İslâm’a ısındırmak için verdiğim ve müslümanlığınızın kuvvet ve kemâline güvenerek sizi mahrûm ettiğim ehemmiyetsiz dünyâlıktan dolayı mı canınız sıkıldı, bundan mı nefsinize bir darlık geldi?..

Ey Ensâr! Herkes aldıkları mallarla evlerine giderken, siz de Peygamberiniz’le evlerinize dönmek istemez misiniz?”

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu ifâdeleri üzerine Ensâr’ın gözlerine birikmiş olan yaşlar seller gibi akmaya başladı. Artık onlar hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar ve:

“–Yâ Rasûlallâh! Bizler Sen’inle gitmek isteriz!” diyerek muhabbetlerini tâzeliyorlardı. Onlarla birlikte Allâh Rasûlü de ağladı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ensâr’ın bu şekilde teslîmiyet göstermeleri üzerine onları tahsin sadedinde:

“–Ey Ensâr! Eğer hicret şerefi ve fazîleti olmasaydı, ben muhakkak Ensâr’dan biri olmak isterdim… Ey Ensâr! Şâyet herkes bir yol tutup gitse, ben Ensâr’ın yolundan giderdim!..” buyurdular.

Bu hüzünlü toplantıdan sonra Ensâr saflarından sâdece; «Allâh’ın Rasûlü bize kâfîdir!» ifâdeleri duyuldu. Böylece, bir yanlış anlamanın açtığı yara, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek sözleriyle sarılmıştı. (Buhârî, Meğâzî, 56; Müslim, Zekât, 135; Heysemî, X, 31)

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu örnek davranışından alacağımız birçok ders bulunmaktadır. İnsan tabiati itibâriyle, ihsân ve iyiliğe mağluptur. İhsân edilen kimse, düşman ise düşmanlığı zâil olur; ortada ise daha çok yakınlaşır; yakında ise muhabbeti ziyâdeleşir.

Hulâsa, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in üsve-i hasene (en güzel örnek şahsiyet) olmasının bir tecellîsi de bu ganîmet taksîminde bâriz bir şekilde görülmektedir.

a

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Cîrâne’de on üç gün kaldıktan sonra umre için ihrâma girerek oradan ayrıldı.296 Bu sebeple Mekkelilerle çevresindekilerin Cîrâne’de ihrâma girip umre yapmaları daha fazîletli sayılmıştır.