“Biz Uhud’u Severiz, Uhud da Bizi Sever!”
hud’un, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in gönlünde müstesnâ bir yeri vardı. Fahr-i Kâinât -aleyhi ekmelü’t-tahiyyât- Efendimiz, ömrü boyunca Uhud’u ve Uhud şehîdlerini sık sık ziyâret etmişlerdir. Zaman zaman da:
“Biz Uhud’u severiz, Uhud da bizi sever!” buyururlardı. (Buhârî, Cihâd, 71; Müslim, Hacc, 504) Bu nebevî iltifât ile tekrîm edilen şehîdler meşhedi Uhud, Allâh Rasûlü’nün muhabbetiyle sırılsıklam ıslanmış bir mekân olarak, kıyâmete kadar gelecek ümmete azîz hâtıralarla dolu bir ziyâretgâh olmuştur.
Peygamber Efendimiz, harbin netîcesi sebebiyle, Uhud’a karşı bir uğursuzluk atfedilmesinden endişe etmiş, mü’min gönüllerde yerleşmesi muhtemel bir nefret ve buğz hissine mânî olmak için:
“Biz Uhud’u severiz, Uhud da bizi sever!” buyurarak bu mekâna olan muhabbetlerini ifâde buyurmuşlardır. Peygamber Efendimiz’in bu muhabbeti bereketiyledir ki Uhud, bir mağlûbiyet mekânı olarak değil, Efendimiz’in bütün kalbiyle ve muhabbetle bağlandığı, sînesinde mübârek şehîdlerin medfûn olduğu mukaddes bir mevkî olarak yâd edilegelmiştir.
Diğer taraftan, Uhud’un Peygamber Efendimiz’i sevmesi ve tanıması, esâsen bütün mahlûkâtın Rasûl-i Ekrem Efendimiz’i bilip tasdîk ettiği hakîkatinin bâriz bir misâlidir. Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Cinlerin ve insanların âsîleri hâriç, yer ile gök arasında var olan her şey, benim Allâh’ın Rasûlü olduğumu bilir.” buyurmuştur. (Ahmed, III, 310)
