Hâin ve Fesatçı Yahûdîye Son Darbe:HAYBER’İN FETHİ (Safer-Rabîulevvel 7 / Haziran-Temmuz 628)
HAYBER’İN FETHİ (Safer-Rabîulevvel 7 / Haziran-Temmuz 628)
Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında yapılan Hudeybiye Muâhedesi’ni, görünüşteki durumuyla İslâm cephesinin kuvvetsizliğine hamleden münâfıkların bu tavrına Hayber yahûdîleri de katılmıştı. Bir müddet sonra da, daha önce sürgün edilen yahûdî kabîlelerinden aralarına sığınmış olanların körüklemesiyle Hayber’de büyük bir fesat ocağı tutuştu. Yahûdîler, Gatafân kabîlesine birlikte hareket etmeleri karşılığında bir yıllık mahsullerinin yarısını vermeyi taahhüd ettiler. Onlara Gatafân kabîlesi de dâhil olunca, hep birlikte kötü niyetlerini fiile dökmek için harekete geçtiler. Medîne’ye bir ordu göndermeyi plânladılar.233
Yahûdîlerin bu tavrı üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbından Abdullâh bin Revâha’yı barış için Hayber’e gönderdi. Ancak gelen red cevâbı karşısında, ashâbına Hayber Gazâsı’na çıkılacağını îlân ederek:
“–Bizimle ancak cihâdı isteyenler gelsin!..” buyurdu. (İbn-i Sa’d, II, 92, 106)
Çünkü harp, kaçınılmaz olmuştu. Diğer taraftan Medîne, Hayber’le Mekke arasında idi. Dolayısıyla ne zaman müşriklerle bir harp yapılsa, Hayber, müslümanların arkasında büyük bir tehlike arz ediyordu.
Emr-i Peygamberî’yi duyan ashâb-ı kirâm, seve seve gazâ dâvetine icâbet etti. Ancak Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir taraftan ashâbını cihâda çağırırken, diğer taraftan da Hudeybiye’de bulunmayanları orduya kabûl etmedi. Çünkü daha önceki harplerde aralarına ganîmet maksadıyla sızan münâfıkların en zor anlarda yaptıkları ihânetler, îmân ordusu için çok yıpratıcı olmuştu. Şimdi de aynı kimseler, zengin yahûdîlerin göz kamaştıran servetlerinden pay alabilmek düşüncesiyle harbe iştirâk etmek istiyorlardı. Bunun için Hudeybiye’de bulunanların dışındakilerden sâdır olan harbe iştirâk talebi, geri çevrildi. Zâten Cenâb-ı Hakk’ın emri de bu istikâmette idi:
قُل لَّن تَتَّبِعُونَا
“…(Ey Rasûlüm! Onlara) de ki: Siz aslâ bizim peşimize düşmeyeceksiniz!..” (el-Fetih, 15)
Müslümanların Hayber’e gitmek üzere hazırlanmaları, Peygamber Efendimiz’le antlaşmalı bulunan Medîne yahûdîlerini çok kaygılandırdı ve harekete geçirdi. Bunlar, Efendimiz’in Kaynukâ, Nadîr ve Kurayza yahûdîlerini mağlûb ettiği gibi Hayber yahûdîlerini de mağlûb edeceğini anladılar. O esnâda, müslümanlarda az veya çok bir alacağı olup da onu almak için mü’minlerin yakasına yapışmayan hiçbir yahûdî kalmadı. Aşağıdaki hâdise bu durumu açıkça ortaya koymakla birlikte, aynı zamanda Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kul hakkı mevzuunda ne kadar titiz olduğunu da göstermektedir:
Yahûdî Ebû Şahm’ın, Abdullâh bin Ebî Hadred -radıyallâhu anh-’ta beş dirhem alacağı vardı. Abdullâh -radıyallâhu anh-, âilesi için bu yahûdîden arpa satın almıştı. Ebû Şahm yakasına sarılınca o:
“–Bana biraz mühlet ver. İnşâallâh borcumu ödeyeceğim. Çünkü Allâh Teâlâ, Peygamberi’ne Hayber ganîmetini va’detti. Ey Ebû Şahm! Biz Hicaz’ın yiyecek ve servet bakımından en zengin şehrine gidiyoruz.” dedi.
Yahûdî Ebû Şahm’ın kıskançlığı ve azgınlığı daha da kabardı:
“–Sen Hayber yahûdîlerini önceden savaştığınız Araplar gibi mi sanıyorsun? Tevrât üzerine yemin ederim ki, orada on bin savaşçı vardır.” dedi.
Abdullâh:
“–Ey Allâh’ın düşmanı! Sen bizim himâyemiz altında bulunuyorsun. Vallâhi, seni Rasûlullâh’ın huzûruna çıkaracağım!” dedi ve onu tutup Allâh Rasûlü’nün huzûruna getirdi:
“–Yâ Rasûlallâh! Bu yahûdî ne söylüyor dinle!” diyerek Ebû Şahm’ın söylediklerini haber verdi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sustu, hiçbir şey söylemedi. Yalnız dudaklarının kımıldadığı görüldü. Fakat ne söylediği işitilemedi.
Yahûdî:
“–Ey Ebu’l-Kâsım! Bu bana haksızlık etti, borcunu ödemedi.” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Abdullâh’a:
“–Ver şunun hakkını!” buyurdu.
Abdullâh, fakir olduğunu, Hayber ganîmetiyle borcunu ödeyeceğini bildirdiyse de, Varlık Nûru Efendimiz aynı ifâdelerini iki defâ daha tekrarladı. Bunun üzerine Abdullâh -radıyallâhu anh- kalkıp çarşıya gitti. Sırtındaki ridâsını çıkardı, sarığına büründü ve yahûdîye:
“–Şu elbisemi benden satın al!” dedi.
Yahûdî onu dört dirheme satın aldı. Abdullâh -radıyallâhu anh-, kalan borcunu da bulup ödedi. (Ahmed, III, 423; Vâkıdî, II, 634-635)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ordusuyla hareket ettiğinde, her harpte olduğu gibi Cenâb-ı Hakk’a şu duâ ile ilticâ ediyordu:
“Ey yedi kat göklerin ve altındakilerin, yedi kat yerlerin ve içindekilerin, şeytanların ve sapıttıklarının, rüzgârların ve savurduklarının Rabbi olan Allâh’ım! Biz Sen’den bu beldenin, ahâlîsinin ve içinde bulunan şeylerin hayrını istiyoruz! Bu beldenin, ahâlîsinin ve içinde bulunan şeylerin şerrinden de Sana sığınıyoruz!”234 (İbn-i Hişâm, III, 379; Vâkıdî, II, 642)
Yolda giderken müslümanlar yüksek sesle; “Allâhu ekber! Allâhu ekber! Lâ ilâhe illâllâhu vallâhu ekber!” diyerek hep birden tekbîr getirmeye başladılar. Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“Nefislerinize karşı merhametli olun! Zîrâ sizler, sağır birisine hitâb etmiyorsunuz, muhâtabınız gâip de değildir. Siz, gören, işiten, (nerede olursanız olun) sizinle olan bir Zât’a, Allâh’a hitâb ediyorsunuz. Duâ ettiğiniz Zât, her birinize, bineğinin boynundan daha yakındır.” (Buhârî, Deavât 50, 67; Müslim, Zikr, 44)
Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, Hayber’e gece vakti geldi ve orada bekledi. Çünkü Varlık Nûru Efendimiz, gece vakti düşmana baskın yapmaz, sabahı beklerdi. Sabah olunca yahûdîler kazma, kürek ve zembilleriyle dışarı çıktılar. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i görünce:
“–Muhammed, vallâhi Muhammed ve ordusu!” diye bağrışarak kalelerine girdiler. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Allâhu ekber, Allâhu ekber! Harâb olup gitti Hayber! Biz, düşman bir kavmin yurduna baskın yapıp girdik mi, uyarılmış olan o kâfirlerin hâli yaman olur!” buyurdu. (Buhârî, Meğâzî, 38; İbn-i Hişâm, III, 380)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, karargâhını Gatafân ile Hayber arasında bulunan Recî’de kurdu. Böylece iki müttefiğin birbirlerine yardım için birleşmelerini engellemiş oldu. Nitekim Hayber yahûdîlerinin yardım istemesi üzerine harekete geçen Gatafânlılar, önlerinin kesilmiş olduğunu görünce korkarak geri döndüler. Böylece harbe tek başlarına girmek zorunda kalan Hayber yahûdîleri de kalelerine kapanarak savaşmak zorunda kaldılar.
Kuşatma esnâsında bir fitneci, yahûdîleri savaşa kışkırtmak için yalan-yanlış şeyler söylemişti. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Yahûdîlere bir şeytan gelmiş de; «Muhammed ancak mallarınızı ele geçirmek için sizinle çarpışıyor!» demiş. Onlara; «Lâ ilâhe illâllâh deyiniz, bununla mallarınızı ve kanlarınızı koruyunuz. Âhiretteki hesâbınız ise Allâh’a âittir!» diye sesleniniz.” buyurdu.
Yahûdîlere bu şekilde seslenildi. Onlar ise:
“Mûsâ’nın aramızdaki kitâbı Tevrât’a yemin olsun ki, biz ne istediğiniz şeyi yaparız ne de dînimizi bırakırız!” diye karşılık verdiler. (Vâkıdî, II, 653)
Kuşatma günlerce sürdü. Müslümanların erzakları tükenmek üzere idi. Muhârebe şartları iyice güçleşmişti. Müslümanlardan şehîd olanlar, yaralananlar oluyor, pek çok sıkıntılara mâruz kalıyorlardı. Ancak Allâh Rasûlü her fırsatta insanları İslâm’a ve Allâh’a dâvet etmekten geri durmuyordu.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- İslâm’a dâvet husûsunda kimseyi küçük ve hakir görmezdi. Nitekim Hayber Fethi esnâsında bunun bir misâli yaşanmış, Allâh Rasûlü, bir yahûdînin koyunlarını güden köleye bile İslâm’ı uzun uzun anlatmış ve kölenin hidâyetine vesîle olmuştu.235 Hâdise şöyle cereyân etti:
Yahûdî ileri gelenlerinden birinin koyunlarına çobanlık yaparak geçimini sağlayan Yesâr, bir sabah kale dışında koyunları güderken, Peygamber Efendimiz’le karşılaşmıştı. Bir müddet sohbet ettikten sonra Yesâr İslâm’ı kabûl etti. Allâh Rasûlü onun ismini Eslem yaptı. Daha sonra çoban, elindeki koyunları ne yapması gerektiğini Peygamber Efendimiz’e sordu. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:
“–Onları geri çevir ve kovala! Şüphen olmasın ki, hepsi de sâhiplerine döneceklerdir.” buyurdu. Eslem bir avuç çakıl alarak koyunlara doğru attı ve:
“–Sâhibinize dönün! Vallâhi bundan sonra ebediyyen sizinle berâber olmayacağım.” dedi. Koyunlar topluca gittiler, sanki onları sevk eden birisi varmış gibi kaleye girdiler. Çoban da müslümanlarla birlikte savaşmak için kaleye doğru ilerledi.236
Müslüman olur olmaz hemen cihâda iştirâk eden Eslem -radıyallâhu anh-, bir müddet sonra şehîd oldu ve Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e getirildi. Allâh Rasûlü, bir kısım ashâbıyla birlikte ona doğru yönelmişti ki, birden yüzünü başka tarafa çevirdi. Sebebini sorduklarında:
“–Şu anda Hûri’l-İyn’den iki zevcesi yanında bulunmakta!” buyurdu. (İbn-i Hişâm, III, 398; İbn-i Hacer, el-İsâbe, I, 38-39)
a
Müslümanların bir hayli zorlandığı, hücumlarının geri püskürtüldüğü, yorgun ve bitkin düştükleri bir esnâda Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, şöyle buyurdu:
“–Yarın sancağımı öyle bir kimseye vereceğim ki, onun elleriyle Allâh, Hayber’in fethini ihsân buyuracak. O kimse, Allâh’ı ve Rasûlü’nü sever, Allâh ve Rasûlü de onu sever!”
Gazveye iştirâk edenler, sancağın aralarından kime verileceğini düşünüp konuşarak geceyi geçirdiler. Sabah olunca, Allâh ve Rasûlü’nün muhabbetine nâil olabilmek ümîdiyle sancağın kendisine verilmesini arzu eden bütün sahâbîler Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûruna koştular. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
“Emirliği o günkü kadar hiçbir zaman arzu etmedim. Beni çağırır ümîdiyle Rasûlullâh’a kendimi göstermeye çalıştım durdum.” demiştir.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sancağı vermek üzere Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ı çağırdı. Hazret-i Ali’nin gözleri ağrıdığından, onu koluna girerek getirdiler. Rahatsızlığı sebebiyle ayağının bastığı yeri dahî göremeyecek bir hâldeydi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ali -radıyallâhu anh-’ın bu durumunu görünce, onun ağrıyan gözlerine okuyarak mübârek nefesleriyle üfledi. Allâh’ın Arslanı Hazret-i Ali, bi-iznillâh, şifâ buldu. Bundan sonra Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ona zırh giydirip sancağı vererek şöyle buyurdu:
“–Yâ Ali! Haydi ilerle! Allâh fethi müyesser kılıncaya kadar sağa-sola bakınma!”
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- derhâl hareket etti, sonra durdu ve arkasına dönmeden seslendi:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Onlarla ne (yapmaları) için savaşayım?”
Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“–Onlarla, Allâh’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allâh’ın Rasûlü olduğuna şehâdet getirinceye kadar savaş. Bunu yaptıkları an -dînin yasaklarını çiğnemedikçe- kanlarını ve mallarını senden korumuş olurlar. Asıl hesapları(nı görmek ise) Allâh’a âittir. Acele etmeden, gâyet sâkin bir şekilde onların yanına var. Önce onları İslâm’a dâvet et! Şâyet bu dâvetinle bir kişi müslüman olsa, bu, sana kızıl develer verilmesinden daha hayırlıdır!..” (Buhârî, Ashâbü’n-Nebî, 9; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 32-34; Heysemî, VI, 151)
O gün yahûdîlerin en namlı savaşçıları öldürüldü. Hayber fethedildi. Hayber’in sekiz kalesi vardı. Bunlardan iki tanesi hiç çarpışmadan kalelerini teslîm ettiler. Böylece mûcizât-ı Peygamberî tahakkuk etti. Bu harpte yahûdîler doksan üç ölü, mü’minler de on beş şehîd verdiler.237
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- anlatıyor:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte Hayber Gazvesi’nde hazır bulunduk. Müslüman olduğunu söyleyen bir adam için, Allâh Rasûlü:
«–O, ateş ehlindendir!» buyurdular. Savaş başlayınca o kimse kahramanca savaştı ve yaralandı. Ashâbdan bâzısı:
«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Az önce ateş ehlinden olduğunu bildirdiğiniz kimse, çok şiddetli bir şekilde savaştı ve öldü!» dediler.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yine:
«–O cehenneme gitmiştir!» buyurdu.
Bu cevap üzerine müslümanlardan bâzıları neredeyse şüpheye düşecekti. Askerler bu hâlde iken, Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’a:
«–O asker henüz ölmemiş, fakat çok ağır şekilde yaralanmış!» dediler. Gece olunca, adam yaranın acısına dayanamadı. Kılıcının keskin tarafını alıp üzerine yüklendi ve intihâr etti. Durum Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e haber verildi. Bunun üzerine:
«–Allâhu ekber! Şehâdet ederim ki, ben Allâh’ın kulu ve Rasûlü’yüm!» buyurdu. Sonra da Bilâl -radıyallâhu anh-’a, insanların içinde şunu îlân etmesini emretti:
«Cennete sâdece müslüman olan kimseler girecek. Şurası muhakkak ki Allâh, bu dîni fâcir bir kimse ile de güçlendirir.»” (Buhârî, Cihâd 182, Meğâzî 38, Kader 5; Müslim, Îman 178)
a
Hayber zaferinden sonra yahûdîler, kendi arâzîlerinde yarıcı (ortak) olarak kalmak istediler. Bunun için Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bütün yahûdîleri sürgün etmedi. İstediği anda çıkarmak şartıyla, bu münbit toprakları işleyip yıllık kazançlarının yarısını vermek üzere yahûdîleri yarıcı olarak kabûl etti. Bu yahûdîler, Hazret-i Ömer’in hilâfeti dönemine kadar bu hâl üzere yerlerinde kaldılar.238
Abdullâh bin Revâha -radıyallâhu anh-, her yıl oraya gider, çıkan mahsûlün miktârını tahmin eder ve yarısının karşılığını onlardan alırdı. Yahûdîler, Abdullâh’ın tahminde gösterdiği titizlik sebebiyle rahatsız oldular. Hattâ bir ara lehlerine müsâmahalı davranması için rüşvet vermek istediler. Abdullâh bin Revâha -radıyallâhu anh- onlara:
“–Vallâhi siz bana (menfî davranışlarınız sebebiyle) Allâh’ın mahlûkâtının en sevimsiz olanısınız. Buna rağmen, benim size olan buğzum, size karşı âdil olmama mânî değildir. Sizin bana teklif ettiğiniz rüşvettir. Rüşvet ise haramdır, biz onu yemeyiz!” dedi.
Yahûdîler, Abdullâh -radıyallâhu anh-’ı takdîr edip:
“–İşte bu adâlet ve doğrulukla semâvat ve arz nizam içinde ayakta durur.” dediler. (Muvatta, Müsâkât, 2)
